





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh- şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i şöyle derken işittim: «Allah -Tebâreke ve Teâlâ- diyor ki: "Ey âdemoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümit ettikçe, ben senden her ne sadır olsa aldırmam, seni affederim. Ey âdemoğlu! Senin günahların gökyüzüne kadar ulaşmış olsa da sen bağışlama dilesen, seni bağışlarım ve günahlarına aldırmam. Ey âdemoğlu! Sen bana yeryüzünü dolduracak kadar günahla gelsen ve bana ortak koşmamış halde huzuruma çıksan, ben seni aynı miktarda bağışlama ile karşılarım.»
Tirmizî rivayet etmiştirPeygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah -Tebâreke ve Teâlâ-'nın kutsi hadiste şöyle buyurduğunu bildirmiştir: Ey âdemoğlu! Bana dua ettiğin, rahmetimi umduğun ve ümitsizliğe kapılmadığın sürece; işlediğin bu günah ve masiyet büyük günah olsa bile günahını örter ve önemsemeden silerim. Ey âdemoğlu! Eğer senin günahların gökle yer arasını dolduracak ve kenarlarını kaplayacak kadar çok olsa bile, benden bağışlanma diledikten sonra ne kadar çok olduğunu önemsemeden hepsini silerim ve affederim. Ey âdemoğlu! Eğer sen öldükten sonra yeryüzü dolduracak kadar günah ve isyanlarla bana gelirsen ve bana hiçbir şeyi ortak koşmadan tevhit üzere ölmüş olursan; bu günahları ve isyanları, yeryüzünü dolduracak kadar mağfiretle karşılarım. Çünkü benim; mağfiretim boldur, şirk hariç bütün günahları affederim.
Câbir b. Abdillah -radıyallahu anhumâ-’dan merfû olarak rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Her kul, öldüğü hal üzere diriltilecektir.»
Müslim rivayet etmiştirKıyamet günü her kul, öldüğü hal üzere diriltilecektir.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «(Hayırlı amellerde, Allah'a itaatte ve zorluklara sabır göstermekte) kuvvetli Mümin, zayıf Müminden, Allah’a daha hayırlı ve daha sevimlidir. (Her ikisinin de Mümin olması sebebiyle) hepsinde hayır vardır. Yararına olan şeyde (Allah'a itaatte) hırslı ol. Allah’tan yardım dile, (itaat ve yardım istemekte) aciz olma! (Tembellik gösterme!) Bir musibet başına gelirse: “Eğer şöyle yapsaydım bu başıma gelmezdi!” deme. “Allah takdir etmiştir. Onun dilediği olur!” de! Zira “keşke” kelimesi Şeytan'ın yapacağı işlere kapı açar.»
Müslim rivayet etmiştirNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- her Müminin hayırlı olduğunu, ancak imanı, azmi, malı ve diğer yönleriyle kuvvetli olan Müminin, Allah -Azze ve Celle- katında zayıf olandan daha hayırlı ve daha sevimli olduğunu bildirmektedir. Daha sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- iman eden kimseye, Allah -Subhânehû ve Teâlâ-'ya güvenerek, O'ndan yardım dileyerek ve O'na tevekkül ederek, dünya ve ahiret işlerinden kendisine fayda sağlayacak vesilelere sarılmasını tavsiye etmiştir. Sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- her iki cihanda faydalı işler yapmak varken acizliği, tembelliği ve gafleti yasaklamıştır. Mümin; Allah'tan yardım isteyerek gayretle çalışır, sebeplere sarılır, Allah'tan iyilik dilerse, bütün işlerini Allah'a havale etmesi ve Allah -Azze ve Celle-'nin seçiminin hayırlı olduğunu bilmesi gerekir. Bundan sonra başına bir musibet gelirse şöyle demesin: “Ben öyle yapsaydım şöyle olurdu”; Kadere itiraz ederek, olup bitenden yakınarak "keşke sözü Şeytan'ın yolunu açar.” Ancak teslimiyet ve memnuniyetle: “Allah takdir etti, dilediğini yaptı” derse, olan biten her şey Allah'ın istediği doğrultusunda olur. Çünkü O, istediğini yapar ve O'nun hükmünü ortadan kaldıracak yoktur. O’nun hükmünü denetleyecek de yoktur.
Ebu Hureyre -radıyallahu anhu- anlatıyor: Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: "Kıyamet gününde Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: Ey Âdemoğlu! Hastalandım da beni ziyaret etmedin. ‘Ya Rabbi! Sen Alemlerin rabbisin. Ben seni nasıl ziyaret edebilirdim ki? Bilmiyor muydun, falan kulum hasta oldu, sen ise onu ziyaret etmedin. Onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulacağını bilmiyor muydun? ‘Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim, beni doyurmadın. Ya Rabbi! Sen Alemlerin rabbisin. Ben seni nasıl doyurabilirdim ki? Bilmiyor muydun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Onu doyurmuş olsaydın, bunu benim katımda bulacağını bilmiyor muydun? Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, bana su vermedin!’ Ya Rabbi! Sen âlemlerin rabbisin. Ben sana nasıl su verebilirdim ki? Falan kulum senden su istedi. Ancak sen ona su vermedin. Ona su verseydin, bunu benim katımda bulacağını bilmiyor muydun."
Müslim rivayet etmiştirEbu Hureyre -radıyallahu anhu- anlatıyor: Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Kıyamet gününde Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: Âdemoğlu! Hastalandım da beni ziyaret etmedin. ‘Ya Rabbi! Sen âlemlerin rabbisin. Ben seni nasıl ziyaret edebilirdim ki yani: Senin bana ihtiyacın yok ki ben seni ziyaret edeyim. Bilmiyor muydun, falan kulum hasta oldu, sen ise onu ziyaret etmedin. Onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulacaktın. Bu hadiste Allah Azze ve Celle'nin “Hastalandım da beni ziyaret etmedin” lafzında bir problem yoktur. Çünkü Allah Azze ve Celle'nin hasta olması imkansızdır. Çünkü hastalık noksanlık sıfatıdır Allah Teâlâ bütün noksanlık sıfatlarından beridir. Burada hastalıktan kasıt, Allah'ın veli kullarından, salih kullarından birisinin hastalığıdır. Onlar Allah Azze ve Celle’nin seçkin kullarıdır. O yüzden Onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulacaktın demiş, onu benim yanımda bulacaktın dememiştir. Yemede ve içmede de beni onun yanında bulacaktın demiştir. Bu hastanın Allah Azze ve Celle'ye yakın olduğunu göstermektedir. Bu yüzden alimler: Şüphesiz ki hasta olan kimse birisine dua eder ya da beddua ederse duasına icabet olunmaya layıktır.Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim, beni doyurmadın. Yani: Senden yiyecek talep ettim beni doyurmadın Allah Azze ve Celle kendi nefsi için yiyecek talep etmeyeceği bilinen bir şeydir. Allah Azze ve Celle söyle buyurmuştur: “Yedirdiği halde onun yemeğe ihtiyacı olmayan.” Enam suresi:14. O yemekten içmekten her şeyden mustağnidir. Ama kullarından bir tanesi acıkmış, birisi bunun farkına varmış ama onu doyurmamıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Onu doyurmuş olsaydın, bunu benim katımda bulacağını bilmiyor muydun? Yani: Bunun sevabını benim katımda senin için saklanmış olarak bulacağını bilmiyor muydun? Her iyilik on mislinden yedi yüz misline kadar ve daha çoğuyla karşılık bulur. Ey Âdemoğlu! Senden su istedim yani, bana su vermeni talep ettim bana su vermedin!’ Kul şöyle der: Ya Rabbi! Sen âlemlerin rabbisin. Ben sana nasıl su verebilirdim ki? Yani: Senin yiyeceğe içeceğe ihtiyacın yoktur. Falan kulum senden su istedi. Ancak sen ona su vermedin. Ona su verseydin, bunu benim katımda bulacağını bilemedin mi? Burada da aynı şekilde senden su isteyene su vermenin faziletli olduğunun delili vardır. Şüphesiz ki sen bunun sevabını Allah Teâlâ'nın katında senin için saklanmış olarak bulacaksın Her iyilik on mislinden yedi yüz misline kadar ve daha çoğuyla karşılık bulur.
İbn Ömer -radıyallahu anhuma- şöyle demiştir: Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- aramızda iken Vedâ haccı’ndan söz ediyorduk, ama Vedâ haccı’nın ne olduğunu bilmiyorduk. Nihayet, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah’a hamd ve senada bulundu, sonra da deccâldan bahsederek onun hakkında uzunca bilgi verdi. Şunları söyledi: “Allah Teâlâ’nın gönderdiği her peygamber, ümmetini deccâl konusunda uyarmıştır. Nuh ve ondan sonraki peygamberler, ümmetlerini bu konuda uyarıp sakındırdılar. Şüphesiz ki o sizin aranızda çıkarsa, onun durumu ve hali size gizli kalmaz. Rabbinizin tek gözü kör değildir. Deccalin ise, sağ gözü kör olup, sanki salkımından dışarı fırlamış yaş bir üzüm tanesi gibidir. Uyanık olunuz! Allah Teâlâ birbirinizin kanlarını ve mallarını, şu ayınızda, şu beldenizde ve şu gününüzde haram kıldığı gibi, birbirinize haram kılmıştır. Dikkat ediniz, sizlere tebliğ ettim mi?” Ashâb–ı kirâm: Evet tebliğ ettin, dediler. Peygamberimiz: ”Allah'ım! Şahit ol” diye üç defa tekrarladı. Sonra da: “Bakınız, Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak (dinden) dönmeyin” buyurdular.
Muttefekun AleyhAbdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- hayatta yanımızda iken Veda haccı nedir diyorduk? Veda haccının ne olduğunu bilmiyorduk. Veda haccı: Hicretin onuncu senesinde Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yapmış olduğu hacdır. Bu haccında insanlara veda etmiştir. Bu hutbesinde mesih deccalden bahsetmiş ve onun fitnesinin büyük olduğunu söylemiştir. Ondan sakındırmada mubalaga etmiştir. Sonra -aleyhisselatu vesselam- bütün peygamberlerin ümmetlerini deccalden sakındırdıklarını haber vermiştir. Ümmetlerini korkutup, onun fitnesinin ne kadar büyük olduğunu hissettirmişlerdir. Rabbinizin tek gözünün kör olmadığını bilmiyor değilsiniz. Ancak onun sağ gözü kördür. Sanki dışarı çıkmış üzüm tanesi gibidir. Sonra -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ Kurban bayramının ilk gününü, Mekke'yi ve Zilhicce'yi haram kıldığı gibi birbirinizin kanını dökmeyi, haksız yere mallarınızı almayı haram kılmıştır Sonra -sallallahu aleyhi ve sellem- size aktarmakla emrolunduğum şeyi aktardım mı? dedi. Sahabeler: evet dediler. Allah'ım onlara ulaştırdığıma şahitlik etmelerine şahit ol. Bunu üç kez tekrarladı. Vefatından sonra birbirlerinin boynunu vuran kâfirler gibi olmamalarını emretti.
Enes -radıyallahu anh-’den merfû olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Bütün peygamberler, ümmetlerini yalancı kör deccalın tehlikesine karşı uyarmışlardır. Şunu bilin ki, onun bir gözü kördür; ama sizin Azîz ve Celîl olan Rabbiniz tek gözlü değildir. Deccalın iki gözünün arasına kâfir (ke–fe–ra) diye yazılmıştır.»
Muttefekun AleyhAllah’ın gönderdiği bütün peygamberler ümmetlerini kör deccala karşı uyarmış ve sakındırmıştır. Çünkü onlar çıkacağını ve fitnesinin zorluğunu bilmişler ve onlara özelliklerinden bazılarını beyan etmişlerdir. Bu hadiste onun tek gözlü olduğundan bahsedilmektedir ve Allah Subhanehu bundan münezzehtir. Özelliklerinden biri de «Deccalın iki gözünün arasına kâfir (ke–fe–ra) diye yazılmıştır.»
Huzeyfe b. Yemân ve Ebû Hureyre -radıyallahu anhuma-’dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Şanı yüce ve üstün olan Allah, insanları bir araya toplar. Müminler ayağa kalkarlar ve cennet kendilerine yaklaştırılır. Âdem -aleyhisselam-’a gelirler ve derler ki: Ey babamız! Bize cennetin açılmasını iste! Âdem der ki: Sizi cennetten çıkaran, babanızın hatasından başka ne ki? Ben bu işin ehli değilim. Siz, Allah’ın halîli (dostu) olan oğlum İbrahim’e gidiniz. Bunun üzerine İbrahim’e giderler. O da: Ben bu işin ehli değilim. Ben (Allah'ın lütfu ihsanı ile) Halil idim. Siz, Allah Teâlâ’nın kendisiyle konuştuğu Mûsâ’ya gidiniz der. Onlar Mûsâ’ya giderler. Mûsâ kendilerine: Ben bu işin ehli değilim. Siz Allah’ın kelimesi ve ruhu olan İsâ’ya gidiniz, der. İsâ’ya geldiklerinde: Ben bu işin ehli değilim, diye karşılık verir. Bunun üzerine onlar, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e giderler. O da hemen ayağa kalkar ve kendisine şefaat için izin verilir. Emanet ve rahim (akrabalık bağı) gönderilir ve bu ikisi sıratın sağ ve solunda dururlar. Sizin ilk kafileniz şimşek gibi geçer. Ben: Annem babam feda olsun, şimşek gibi geçmek nedir? dedim. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Şimşeği görmediniz mi? Göz açıp yumacak kadar bir zamanda geçip gidiverir!» buyurdu. Sonrakiler rüzgâr gibi, kuş gibi, koşucular gibi geçerler. Onları amelleri böyle süratli geçirir. Peygamberiniz sırat üzerinde durup şöyle der: Ey Rabbim! Selâmete çıkar, selâmete çıkar. Neticede, kulların amelleri kendilerini sırattan geçirmede aciz kalır. O kadar ki, yürümeye gücü yetmeyen bir adam sürünerek gelir. Sıratın iki tarafında emrolunduklarını yakalamakla memur asılı çengeller vardır. Bazıları yaralanmış vaziyette kurtulur, bazıları da cehenneme yuvarlanır.» Ebû Hureyre’nin nefsi elinde olan Allah’a yemin ederim ki, cehennemin dibi yetmiş yıllık mesafe kadar derinliktedir.
Müslim rivayet etmiştirAllah Teâlâ kıyamet gününde insanların hesabını görmek ve karşılığını vermek için bir araya toplar. Müminler ayağa kalkarlar ve cennet kendilerine yaklaştırılır. Fakat kıyamet gününde mevkıfda (insanların muhakeme olunmak üzere toplanacağı yer) bulundukları müddetçe onlara açılmaz. Âdem -aleyhisselam-’a giderler ve Allah’tan cennetin açılmasını talep etmesini isterler. Âdem -aleyhisselam- onlara ben bu işin ehli değilim diye cevap verir. Bunun sebebi hepsinin cennetten çıkarılmasına sebebiyet veren hatasıdır. Onları İbrahim -aleyhisselam-’a gönderir. Çünkü o, Halilullahtır. el-Hulle sevginin en üst mertebesidir. İbrahim’e giderler ve onlara: Ben bu yüksek derecede değilim, Musa’ya gidin şüphesiz ki Allah Teâlâ arada bir vasıta olmadan onunla konuştu der. İnsanlar Mûsâ’ya giderler ve onlara ben bu işin ehli değilim. Siz İsâ’ya gidin şüphesiz Allah onu kelimesiyle yarattı der. İsâ’ya giderler. O da ben bu işin ehli değilim der. Sonra Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e giderler ve Allah Teâlâ’dan içinde bulundukları durumdan onları kurtarıp cenneti onlara açmasını talep etmesini isterler. Onların bu isteğini kabul eder, (şefaat için) izin ister ve kendisine izin verilir. Emanet ve rahim (akrabalık bağı) gelir ve bu ikisi sıratın sağ ve solunda dururlar. Sırat cehennemin üzerine kurulmuş bir köprüdür. İnsanlar amellerine göre üzerinden geçerler. Dünyada kim salih amel için yarıştıysa sıratın üzerinden hızlıca geçer. Aynı zamanda bunun tam tersi de mümkündür. Bazısı kurtulur ve bazısı da cehenneme düşer. Cehennemin dibine derinliğinden dolayı ancak yetmiş sene sonra ulaşır. Bundan Allah’a sığınırız.
Ebû Vâkıd el-Leysî -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Huneyn Seferi'ne çıktığında Müşriklerin Zât-ü Envât dedikleri ve silahlarını üzerine astıkları bir ağacın yanından geçti. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e: ''Ey Allah'ın Rasûlü! Onların Zât-ü Envât'ı gibi bize de Zât-ü Envât yap!'' dediler. Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Subhanallah! İsrailoğulları'nın Mûsâ'ya (Onların ilahları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap!) [A'râf: 138] dediğinin aynısını diyorsunuz. Nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizden öncekilerin yolunu takip edeceksiniz.»
Tirmizî ve Ahmed rivayet etmiştirRasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Tâif ile Mekke arasında bir vadi olan Huneyn'e gitmek için çıktığında yanında yeni İslam'a girmiş bazı sahabeler de vardı. “Zâtu Envât” denilen, yani üzerinde asılı bir şeyler bulunan bir ağacın yanından geçtiler. Müşrikler ona hürmet eder, bereket dilemek için üzerine silahlarını ve diğer eşyalarını asarlardı. Bunun caiz olduğunu düşünerek Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den, kendilerine bereket dileyerek silahlarını asabilecekleri bunun gibi bir ağaç belirlemesini istediler. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Yüce Allah'ı tazim etmek ve söylenen bu sözü kınamak için Subhanallah! demiştir. Bu sözün, Mûsâ -aleyhisselam-'ın kavminin söylediği {Onların ilahları olduğu gibi, bize de bir ilah yap} sözüne benzer olduğunu bildirmiştir. Putlara tapanları görünce, müşriklerin putları olduğu gibi, kendileri içinde putları olmasını istediler. Şüphesiz bu da onların yolundan gitmek demektir. Daha sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bu ümmetin Yahudi ve Hristiyanların yolundan gideceğini ve onların yaptığını yapacağını haber vererek, buna karşı uyarıda bulunmuştur.
İbn. Abbâs -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre: Bir adam Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e geldi ve onunla bir şeyler konuştuktan sonra: Allah ve sen dilersen (olur) deyince Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ona: «Beni Allah'a eş mi koşuyorsun? Yalnız Allah diledi, de!» diye buyurdu.
Nesâî (Sünen-i) el-Kübrâ'da, İbn Mâce ve Ahmed de rivayet etmiştirBir adam Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e geldi ve onunla bir şeyler konuştuktan sonra: ''Allah ve sen dilersen (olur) dedi'', Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bu sözü yadırgadı, kınadı ve kendisine, yaratılmış bir varlığın iradesini “vav” harfiyle Allah'ın iradesiyle özdeşleştirmenin küçük şirk olduğunu ve bir Müslümanın böyle bir şey söylemesinin caiz olmadığını bildirmiştir. Daha sonra onu "Sadece Allah dilerse" sözünü söylemeye yönlendirmiş, böylece dilemede bir ve tek olarak Allah'ın dilemesini öne çıkarmış, başkasının iradesine hiçbir şekilde atıfta bulunmamıştır.