





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Âişe -radıyallahu anha-'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- benim yanıma geldi. Ben de üzerinde birtakım resimler bulunan bir örtümü bana ait olan bir dolabın üzerine örtmüştüm. Resimli örtüyü görünce yüzü renkten renge girdi ve yerinden çıkarıp yırttı. Sonra da bana şunları söyledi: « Ey Âişe! Kıyamette insanların en şiddetli azap görenleri, yaptıklarını Allah’ın yarattığına benzetenlerdir.» Âişe şöyle dedi: "Bunun üzerine biz de o örtüyü kesip bir (veya iki) yastık yaptık."
Muttefekun aleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Âişe -radıyallahu anha-'yı görmek için evine girdiğinde, onu içerisine eşya konulan küçük bir dolabı, üzerinde canlı varlıkların resimleri bulunan bir bezle örttüğünü gördü. Sonra Allah için öfkelenerek yüzünün rengi değişti örtüyü kaldırdı ve şöyle buyurdu: "Kıyamet gününde en çok azap görecek olanlar, yaptıkları resimlerle Allah'ın yarattıklarına benzer bir şeyler yapan kimselerdir." Âişe şöyle dedi: Biz de onu bir veya iki yastık yaptık.
Bureyde b. Husayb -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir ordunun veya seriyyenin başına komutan tayin ettiği zaman- hassaten komutana- Allah'a karşı muttaki olmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayır tavsiye eder ve sonra şunları söylerdi: ''Allah'ın adıyla ve Allah'ın rızası için savaşın. Allah'ı inkâr eden kâfirlerle çarpışın. Gazâ edin fakat ganimete hıyanet etmeyin, haksızlıkda bulunmayın, ölülerin vücudlarına sataşıp burun ve kulaklarını kesmeyin, (önünüze çıkan) çocukları öldürmeyin! Müşrik düşmanlarla karşılaşınca onları önce üç şeyden birine çağır: Bunlardan birine cevap verirlerse onlardan bunu kabul et ve artık dokunma! Önce İslâm'a dâvet et. İcabet ederlerse hemen kabul et ve elini onlardan çek. Sonra onları yurtlarından muhâcirler diyarına hicrete dâvet et. Ve onlara haber ver ki, eğer bunu yapacak olurlarsa Muhacirler'e vadedilen bütün mükâfaat ve vecibeler aynen onlar için de olacaktır.Hicretten imtina edecek olurlarsa bilsinler ki, Müslüman bedevîler hükmündedirler ve Allah'ın mü´minler üzerine câri olan hükmü onlara icra edilecektir; ganimet ve fey´den kendilerine hiçbir pay ayrılmayacaktır. Müslümanlarla birlikte cihâda katılırlarsa o hâriç, (o zaman ganimete iştirak ederler.)Bu şartlarda Müslüman olma teklifini kabul etmezlerse, onlardan cizye iste, senin bu isteğini kabul ederlerse hemen kabul et ve onları serbest bırak.Eğer bunu kabul etmeyecek olurlarsa onlara karşı Allah´tan yardım dile ve onlarla savaş. Bu durumda bir kale ahâlisini kuşatacak olupta onlar senden Allah ve Rasûlü´nün ahd ve emânını talep ederlerse kabul etme; onlar için, kendine ve ashâbına ait bir emân tanı. Zira sizin kendi ahdinizi veya arkadaşlarınızın ahdini bozmanız, Allah´ın ve Rasûlü´nün ahdini bozmaktan daha kolaydır. Eğer bir kale ahalisini kuşattığında onlar, senden Allah´ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse sakın onlara Allah'ın hükmünü tatbik etme, lâkin kendi hükmünü tatbik et. Zira Allah'ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmeyeceğini bilemezsin.''
Müslim rivayet etmiştirBüreyde -radıyallahu anh- Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kafirlerle savaşacak bir ordu veya seriyye gönderirse onların birliğini sağlaması ve işlerini düzeltmesi için başına komutan tayin ettiğini haber veriyor.Komutana Allah'a karşı muttaki olmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayır tavsiye ederdi.Ve onları düşmanlarına karşı ne yapmaları gerektiği noktasında yönlendirirdi.Ve ganimetten mal kaçırmaktan uzak durmaktan,hile yapmaktan,müsle yapmaktan ve mükellef olmayanların öldürülmelerinden uzak durmaları konusunda yol gösterirdi.Ve öncelikle müşriklerin islama davete başlamalarına buna icabet ederlerse onları Medine'ye hicret etmeye teşvik etmeleri.Önceden hicret eden Muhacirlerin lehine ve aleyhine olan hakların verileceği, onlarada lehlerine ve aleyhlerine olan hakların ve verilmesi gereken şeylerin verileceğini haber vermelerini emretti.Eğer hicreti istemezler ise o zaman kendilerine bu durumda müslüman bedeviler gibi muamele edileceğini bildirmelerini emretti.Eğer müslüman olmayı kabul etmeyecek olurlarsa onlardan cizye talep etmelerini,şayet cizye vermeyi kabul etmezlerse Allah'tan yardım dileyip onlarla savaşmalarını emretti.Bu durumda bir kale ahâlisini kuşatacak olupta onlar Allah ve Rasûlü´nün ahd ve emânını talep ederlerse kabul etmemelerini; onlar için, kendine ve ashâbına ait bir emân tanımalarını. Zira onların kendi ahidlerini veya arkadaşlarının ahdini bozmaları, Allah´ın ve Rasûlü´nün ahdini bozmaktan daha kolaydır. Eğer bir kale ahalisini kuşattığında onlar, sizden Allah´ın hükmünü tatbik etmenizi isterlerse onlara Allah'ın hükmünü tatbik etmemelerini, lâkin kendi hükümlerini tatbik etmelerini emretti. Zira Allah'ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmeyeceğini bilemezler ancak onlara kendi hüküm ve ictihadlarına göre muamele yapılır.
İbnü'd-Deylemî'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Ubey b. Kâ'b'ın yanına gelip dedim ki: 'İçimde kader hakkında bir şeyler vardır. Bana bu hususta bîr şeyler anlat ki belki Allah, bu vesveseleri benden giderir.' Dedi ki: 'Eğer Allah yolunda Uhud dağı kadar altın infak etsen, kadere iman etmedikçe Allah bunu senden kabul etmez. Bil ki; başına gelmesi takdir olunanın mutlaka gelecektir, gelmemesi takdir olunmayan da mutlaka gelmiyecektir. Bu itikadın dışında bir itikat üzere ölürsen ateşe girersin! Sonra İbnü'd-Deylemî şöyle demiştir: Abdullah b. Mes'ûd'a, Huzeyfe b. Yemân'a ve Zeyd b. Sâbit'e geldim. Hepsi Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'den aynısını rivayet etti."
İbn Mâce rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirAbdullah b. Feyrûz ed-Deylemî -rahimehullah- kader konusunda bir sıkıntı hissetmeye başladı. Bu sıkıntının kendisini kaderi inkara götüreceğinden korktu. Bu promlemi sorup çözmek için Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem'in sahabelerinden ilim sahiplerine gitti. Allah Teâlâ'nın: "Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun" ayeti ile amel ederek Mümin kimse kendisine problem olan meseleleri alimlere sorması yakışık alandır. Bu alimlerin hepsi ona kaza ve kadere iman etmenin olmazsa olmaz olduğu hususunda fetva vermişlerdir. Kadere iman etmeyenden sadır olan büyük infak olsa dahi kabul edilmez. Her kimde kadere iman etmeden ölürse cehennem ehlinden olur.
"Ey oğulcuğum. (Kaderinde) sana isabet eden şeyin (sana ulaşmakta) şaşmayacağını, (kaderinde) sana isabet etmeyen şeyin de sana erişemeyeceğini (iyice) bilmedikçe hakiki imânın tadını bulamazsın. (Nitekim ben) Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’i şöyle buyururken işittim: «Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir. (Yüce Allah kalemi yaratınca) ona: Yaz, diye emretti. (Kalem): Ey Rabbim neyi yazayım, dedi (Yüce Allah da:) Kıyamet kopuncaya kadar (olacak) her şeyin kaderini yaz!» buyurdu." "Ey Oğulcuğum! Ben Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i «Bundan başka (bir inanç) üzerinde ölen kimse benden değildir.» derken işittim. Ahmed’in rivayetinde şu şekildedir: «Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Allah, kaleme; yaz diye emretti. O saatten kıyamete kadar olacak her şey yazıldı.» İbn Vehb’in rivayetinde ise Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Kim, hayrı ve şerri ile kadere iman etmezse Allah, onu ateş ile yakacaktır.»
İbn Vehb "el-Kader" adlı eserinde rivayet etmiştir - Tirmizî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirUbâde b. es-Sâmit -radıyallahu anh- oğlu Velid’e kadere, hayrı ve şerri ile iman etmesi hakkında tavsiyede bulunmuştur. Bu nasihatle, oğlu için kadere imanın getirdiği dünya ve ahiretteki güzel sonuçlar ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde kaderi inkâr etmenin dünya ve ahiretteki zararlı ve sakınılması gereken kötülükleri de ortaya çıkmıştır. Söylediklerine, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve selem-’in sünneti ile sabit olan Allah’ın her şeyin kaderini takdir ettiğine ve kaleme, mahlukât daha vücut bulmadan önce her şeyi yazmasını emrettiğine dair sözleri ile delil getirmiştir. Kıyamete kadar kâinatta gerçekleşecek olan her şey ancak bir kaza ve kader iledir.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh- anlatıyor: Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- söyle buyurdu:«Allah şöyle buyurdu: İzzet benim izârım, kibriya da kaftanım (ridâm) dır. Kim benimle bu ikisinden birinde münazaa eder (çekişir) se ona azap ederim.»
Müslim rivayet etmiştirİzzet ve kibriyâ kimsenin ortak olmadığı Allah’ın kendisine özel iki sıfatıdır. Tıpkı bir adamın elbisesinden olan ridasına ve izarına onun dışında başka kimsenin ortak olmaması gibi. Kim, kendisi için izzet ve kibriyâ sıfatı olduğunu iddia ederse Allah ile sadece onun sahip olduğu şeylerde münazaa etmiş (çekişmiş) olur. Kim böyle yaparsa Allah ona azap eder.
Ebû Zer -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buymuştur: «Babası olmadığını bildiği birini babam diye sahiplenen kimse, babasına nankörlük etmiş olur. Kendisine ait olmayan bir şeyi sahiplenmeye kalkışan kimse bizden değildir. O, Cehennem'deki yerine hazırlansın. Her kim, bir adama öyle olmadığı halde kâfir veya Allah düşmanı derse, bu sözler gerisin geriye kendisine döner.»
Muttefekun AleyhBu hadiste zikredilen üç hususu yapan kimse için şiddetli bir şekilde tehtid ve uyarı vardır. Bir de bunların üçünü birden işleyen kimsenin durumu ne (kadar da kötü) olur? Birincisi: Babasını bilen, nesebi de sabit olduğu halde onu inkâr edip bilmezlikten gelen ve kendisini babasından başka bir nesebe ya da kabileye nispet edip bunu iddia eden kimsedir. İkincisi: Nesebi, malı ve herhangi bir hakkı, herhangi bir işi, ilimlerden bir ilmi olmadığı halde kendisinde olmayan bir vasfı fırsat bilip insanları kendisine çekiyorsa, o kimse yalancıdır ve onun azabı çetindir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- böyle yapan bir kimseden uzaklaşmış ve ona, ateşten bir yer seçmesini emretmiştir. Çünkü o kimse Cehennem ehlindendir. Üçüncüsü: Bir kimseye küfür, yahudi olmak, hristiyan olmak ya da Allah'ın düşmanı olmak iftirasını atan kimsedir. Söylediği bu şeyler sözü söyleyen kimseye geri döner. Çünkü bu iftirayı atan kimse, bu kötü sıfatları, kötü söz ve fiillerinden haberdar olmayan müslümandan daha çok hak eder.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre; Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivayet edildiğine göre o şöyle buyurmuştur: «Yüce Allah şöyle buyurdu : Âdemoğlu beni yalanladı, hâlbuki beni yalanlamak ona yakışmazdı. Bazısı da bana sövdü, hâlbuki bana sövmek ona yakışmazdı. Âdemoğlunun beni yalanlamasına gelince, beni ilk defa yarattığı gibi, Allah beni öldükten sonra tekrar yaratamaz sözüdür. Hâlbuki ilk yaratma, benim üzerime ikinci defa yaratmaktan daha kolaydır. Âdemoğlunun bana sövmesine gelince: Allah bir çocuk edindi sözüdür. Hâlbuki ben El-Ehad'ım, Es-Samed'im, doğurmadım ve doğurulmadım ve hiçbir kimse benim eşim benzerim değildir.»
Buhârî rivayet etmiştirNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kutsî hadiste Allah -Azze ve Celle-'nin müşrikler ve kâfirler hakkında, onların Allah'ı eksiklik ve noksanlıklarla nitelendirdiklerini, bunu yapmamaları gerektiğini beyan etmektedir. Allah'ı yalanlamalarına gelince: Allah'ın, kendilerini ilk defa yoktan yarattığı gibi, öldükten sonra onları bir daha geri getiremeyeceğini iddia etmeleridir. Yaratmayı yoktan başlatan Allah'ın onları ölümlerinden sonra tekrar geri getirmeye gücünün yeteceğini bildirerek onlara cevap vermiştir. Yüce Allah açısından yoktan var etmek ve tekrar diriltmek eşittir. Kesin olan şudur ki, Allah her şeye kadirdir. Sövmelerine gelince: "O'nun bir oğlu vardır" demeleri üzerine Yüce Allah da onlara şöyle cevap vermiştir: "O, isimlerinin, sıfatlarının ve fiillerinin kamil olmasıyla eşsiz, her türlü noksanlık ve kusurdan münezzeh, ebedi ve sonsuz olandır." Kimseye ihtiyacı yoktur ve herkesin O'na ihtiyacı vardır. O kimsenin babası değildir, kimsenin oğlu da değildir. Allah -Subhânehû ve Teâlâ-'nın, eşi ve benzeri yoktur.
Enes b. Mâlik –radıyallahu anh-’tan merfû olarak rivayet edildiğine göre: Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: «Allah Teâlâ her rahim için bir melek görevlendirmiştir. Melek: "Ya Rabbi bir Nutfe (sperm) yarattın. Ya Rabbi Alaka (donmuş kan) yarattın. Ya Rabbi Mudga (bir çiğdem/parça et) yarattın." der. Allah Teâlâ ana rahmindeki bebeğin yaşamasını murad ettiği zaman melek, onun erkek mi, kız mı, şaki mi saîd mi olacağını, ne kadar rızıklandırılacağını ve ne kadar yaşayacağını sorar. Bütün bunlar, ana rahminde karara bağlanır.»
Muttefekun AleyhPeygamber- sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor: «Allah Teâlâ her rahim için bir melek görevlendirmiştir.» Yani: Allah Teâlâ meleklerden bir meleği rahimle alakalı işler için görevlendirmiştir. O da çocuğun anne karnında yetiştiği yerdir. «Melek: "Ya Rabbi bir nutfe (sperm) yarattın.’’ Yani: Ey Allah’ım bu nutfedir (sperm), o da adamın (erkeğin) suyudur/dölüdür. Bundan sonra da bunun aynısıdır, «Ya Rabbi alaka (donmuş kan) yarattın.’’ Ey Allah’ım bu alakadır. el-Alakatu: Koyu kandır/embriyodur. Sonra şöyle söyler: «Ya Rabbi Mudga (bir çiğdem/parça et) yarattın der.» Başka bir rivayette bütün bu gelişim merhalelerinin kırk gün olduğu beyan edilmiştir. Daha sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Allah Teâlâ ana rahmindeki bebeğin yaşamasını murad ettiği zaman.» Yani et parçası, çünkü bu en son evredir. Kazadan murad edilen, yaratılmasının tamamlanmasıdır. Başka bir rivayetin açıkladığı gibi bu da yüz yirmi gün sonra ruhun üflenmesiyle olur. «Melek, onun erkek mi, kız mı? olarak yazayım diye sordu. Şaki mi, saîd mi olacağını.» Yani, o şaki olup cehennem ehlinden midir, yoksa o cennet ehlinden midir? Onu öyle yazayım. «Ne kadar rızıklandırılacağını.» Yani, az mı çok mu miktarı ne kadar? «Ne kadar yaşayacağı.» Ömrü ne kadar olacak? Uzun mu kısa mı? «Bütün bunlar, ana rahminde karara bağlanır.» Zikri geçen bu şeyleri, çocuk anne karnındayken Allah’ın emrettiği gibi yazar.
İbn Abbas –radıyallahu anhumâ-’dan mevkuf olarak rivayet edildiğine göre; «Kürsü iki ayağın konulduğu yerdir. Arşa gelince ne kadar olduğunu kimse bilemez.»
İbn Huzeyme "et-Tevhid" adlı eserinde rivayet etmiştir - Abdullah b. Ahmed "es-Sünne" adlı eserde zikretmiştir«Kürsü iki ayağın konulduğu yerdir.» Yani: Allah Teâlâ’nın kendi nefsine nispet ettiği Kürsü Allah Teâlâ’nın iki ayağını koyduğu yerdir. İbn Abbas –radıyallahu anhumâ-’nın zikrettiği bu mana Ehli Sünnet arasında meşhurdur. Ondan rivayet edilendir. Ondan rivayet edilen Kürsü'nün ilim olması ise sahih değildir. Hasan’dan rivayet edilen Kürsü'nün Arş olduğu zayıf olup, sahih değildir. «Arşa gelince ne kadar olduğunu kimse bilemez.» Yani; Allah Teâlâ’nın üzerine istiva ettiği (yükseldiği) Arş, yaratılmış büyük bir şeydir. Büyüklüğünün miktarına ve genişliğine gelince, onu Allah Teâlâ’dan başkası bilemez.