





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Abdullah İbn Büsr –radıyallahu anh-’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’in gara denilen ve dört kişinin taşıyabildiği bir yemek kabı vardı. Bir kuşluk vakti namazı kılındıktan sonra bu yemek kabı, içinde tirit yemeği olduğu halde getirildi. Sahabiler de etrafında toplandılar. Sahabilerin sayısı çoğalınca Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- dizleri üzerine çöküp oturdu. Bunu gören bir bedevi, ‘’Bu nasıl oturuş’’ dedi. Rasulullah –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle cevap verdi: «Allah, beni şerefli bir kul kıldı; inatçı bir zorba değil.» Ardından da şöyle buyurdu: «Kabın kenarlarından başlayarak yiyin ve ortasını (sona) bırakın ki, yemek bereketlensin.»
İbn Mâce rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştirNebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in gara isminde dört adamın taşıyabildiği bir yemek kabı vardı. Duha vakti yanına girdiklerinde duha namazını kıldılar. O kap getirildi, ekmeği içine ufaladı. Etrafında halka oldular. Çoğaldıkları zaman halka darlaştı Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- kardeşlerine yer açmak için dizleri üzerine çöktü, ayaklarının üzerine oturdu. Orada hazır bulunan bedevilerden biri şöyle dedi: ‘’Bu nasıl oturuş ey Allah’ın Rasûlü.’’ Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- de tevazusundan şöyle buyurdu: «Allah, beni şerefli bir kul kıldı; inatçı bir zorba değil.» Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- zalim ve kibirli değildi. Sonra da Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki: «Kabın kenarlarından başlayarak yiyin ve ortasını (sona) bırakın ki, yemek bereketlensin.» Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- kabın etrafından yemeği emretti. Ortasının bırakılmasını, bunun da yemekteki bereketin sebeplerinden olduğunu açıkladı.
Ebû Hureyre veya Ebû Said el-Hudrî -radıyallahu anhumâ-'dan rivayet edildiğine göre -burada râvi, hadisin bu iki sahâbîden hangisinden rivâyet edildiğinde tereddüt etmiştir- şöyle demiştir: Tebük Gazvesi’nde şiddetli açlık çektikleri için sahâbîler: Ey Allah’ın Rasûlü! İzin verseniz de develerimizi kesip yesek ve iç yağı elde etsek, dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Peki öyle yapın!» buyurdu. Derken Ömer -radıyallahu anh- geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer sen develeri kesmelerine izin verirsen, orduda binek azalır. Fakat (isterseniz), onlara ellerinde bulunan azıklarını getirmelerini emrediniz ve sonra da ona bereket vermesi için Allah’a dua ediniz. Umulur ki Allah, bereket ihsan eder." Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Peki öyle yapalım!» buyurdu ve deriden bir yaygı getirtip serdirdi. Sonra da elde mevcut erzakın getirilmesini emretti. Askerlerden kimi bir avuç darı, kimi bir avuç hurma ve kimi de ekmek parçacıkları getirdi. Yaygı üzerinde gerçekten pek az bir şey birikmişti. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bereket vermesi için Allah’a dua etti ve sonra: «Kaplarınızı getirip bundan alınız!» buyurdu. Askerler kaplarını doldurdular. Öylesine ki doldurulmadık bir tek kap bırakmadılar. Sonra da doyuncaya kadar yediler yine de bir hayli yiyecek arttı. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Allah’dan başka hak ilah olmadığına ve benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şehâdet ederim. Allah’ın birliğine ve Muhammed’in peygamberliğine şeksiz, süphesiz inanmış olarak Allah’a kavuşmayan kimse, Cennet(e girmek)ten mutlaka alıkonur.»
Müslim rivayet etmiştirTebük Gazvesi esnasında insanlar, şiddetli açlık çektiler ve Ey Allah’ın Rasûlü! İzin verseniz de develerimizi kesip yesek ve iç yağı elde etsek, dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Peki öyle yapın!» diyerek izin verdi. Derken Ömer -radıyallahu anh- geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer sen develeri kesmelerine izin verirsen, orduda binek azalır. Fakat (isterseniz), onlara ellerinde bulunan azıklarını getirmelerini emrediniz ve sonra da ona bereket vermesi için Allah’a dua ediniz. Umulur ki Allah, bunu hayır kılar ve az olana bereket ihsan eder. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Peki öyle yapalım!» buyurdu ve deriden bir yaygı getirtip serdirdi. Sonra da elde mevcut erzakın getirilmesini emretti. Askerlerden kimi bir avuç darı, kimi bir avuç hurma ve kimi de ekmek parçacıkları getirdi. Yaygı üzerinde gerçekten pek az bir şey birikmişti. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bereket vermesi için Allah’a dua etti. Sonra; «Kaplarınızı getirip bundan alınız!» buyurdu. Askerler kaplarını doldurdular. Öylesine ki doldurulmadık bir tek kap bırakmadılar. Sonra da doyuncaya kadar yediler, yine de bir hayli yiyecek arttı. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Allah’dan başka hak ilah olmadığına ve benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şehâdet ederim. Allah’ın birliğine ve Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in, peygamberliğine şeksiz süphesiz inanmış olarak Allah’a kavuşmayan kimse, Cennet(e girmek)ten mutlaka alıkonur.» Bilakis bu ikisine iman etmek Cennet'e girmek için olmazsa olmazdır. Ya kazananlarla birlikte en başta girmek için, ya da ateşten çıktıktan sonra girmek içindir.
Âişe -radıyallahu anha- anlatıyor: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem'i- -bana yaslanmış haldeyken- şöyle söylediğini işittim: "Allah'ım! Beni bağışla, bana rahmet et ve beni er-Refîku’l-A’lâ zümresine kat."
Muttefekun AleyhAllah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-'in eceli yaklaştığında Müminlerin annesi Âişe -radıyallahu anha-'ya yaslanmış ve Rabbinden kendisini refikler arasına katmasını istemiştir: Onlar Nebiler, Sıddikler, Şehitler ve Salihlerdir.
Câbir b. Abdullah -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Biz Hendek Savaşı gününde siper kazıyorduk. Önümüze son derece sert bir kaya çıktı. Sahâbîler, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelip: Siperde önümüze bu kaya çıktı, dediler. Rasûlullah: “Ben hendeğe ineceğim” buyurdu, sonra ayağa kalktı, açlıktan karnına taş bağlamıştı. Biz üç gün müddetle yiyecek hiçbir şey tatmaksızın orada kalmıştık. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kazmayı eline aldı ve sert kayaya vurdu, o kaya un ufak olup kum yığınına döndü. Ben: Yâ Rasûlallah! Eve gitmeme izin veriniz, dedim. Evde eşime: Ben, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-’i dayanılmayacak bir halde gördüm, yanında yiyecek bir şey var mı? diye sordum. Eşim: Biraz arpa ile bir de oğlak var, dedi. Ben oğlağı kestim, arpayı da öğüttüm. Eti tencereye koyduk. Sonra ben, ekmek pişmekte, tencere de taşlar üzerinde kaynamakta iken, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-’e geldim. Ey Allah’ın Rasûlü! Birazcık yemeğim var, bir iki kişiyle birlikte bize gidelim, dedim. Rasûlullah: “O yemek ne kadar?” diye sordu. Ben de olanı söyledim. Bunun üzerine: “Ooo! Hem çok, hem güzel. Hanımına söyle de, ben gelinceye kadar tencereyi ateşten indirmesin, ekmeği de fırından çıkarmasın!” buyurdu. Sonra ashâba: “Kalkınız” dedi, muhacirler ve ensar hep birlikte kalktılar. Ben telaşla eşimin yanına varıp: Vay başımıza gelenler! Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- yanında muhacirler, ensâr ve beraberlerinde olanlarla birlikte geldi, dedim. Karım: Sana ne kadar yemeğimiz olduğunu sordu mu? dedi, ben: Evet, dedim. Rasûlullah sahâbîlere: “Giriniz, birbirinizi sıkıştırmayınız” buyurdu. Rasûlullah ekmeği koparıyor, üzerine et koyuyor ve her defasında tencereyi ve fırını kapıyor, ondan aldığını ashâbına veriyordu. Sonra yine aynını yapıyordu. Onların hepsi doyuncaya kadar, ekmeği koparıp üzerine et koymaya devam etti. Neticede bir miktar yiyecek arttı. Rasûlullah karıma: “Bunu ye, konu komşuya da hediye et, çünkü insanları açlık perişan etti” buyurdu.Bir başka rivayette Câbir şöyle demiştir: Hendek kazıldığı zaman ben Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-’de açlık gördüm. Hemen eşimin yanına dönüp: Yanında bir şey var mı? Çünkü ben Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in çok acıktığını gördüm, dedim. Eşim bana içinde bir ölçek arpa olan bir dağarcık çıkardı. Bizim bir de besili kuzucuğumuz vardı. Hemen ben onu kestim, arpayı da eşim öğüttü. Ben işimi bitirinceye kadar, o da işini bitirmişti. Eti parçalayıp tencereye koydum. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına dönerken eşim bana: Sakın beni Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve yanındakilere rezil etme, dedi! Bu sebeple Rasûlullah’a durumu gizlice söyleyerek: Yâ Rasûlallah! Küçük bir kuzumuz vardı onu kestik, bir ölçek de arpa öğüttüm. Bir kaç kişi birlikte buyurunuz, dedim. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Ey Hendek ehli! Câbir bir ziyafet hazırlamış, haydi buyurun!” diye yüksek sesle bağırdı. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bana dönerek: “Ben gelinceye kadar sakın tencerenizi ateşten indirmeyin, hamurunuzu da ekmek yapmayın” buyurdu. Ben eve geldim, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de halkın önünden geldi. Ben eşimin yanına varınca bana: Ah seni seni, dedi. Ben de: Senin bana söylediğini aynen yaptım, dedim. Eşim hamuru çıkardı. Rasûlullah ona tükürdü ve bereketli olması için dua etti; sonra tenceremize yönelip ona da tükürdü ve bereketlenmesi için dua etti. Sonra da karıma: “Bir ekmekçi hanım çağır da seninle beraber ekmek yapsın. Tencerenizden yemeği kepçe ile al, onu ateşten de indirmeyiniz” buyurdu. Gelenler bin kişi idiler. Allah’a yemin ederim güzelce yediler, hatta kalanı bırakıp gittiler. Tenceremiz eksilmeden kaynıyor, azalmayan hamurumuzdan da iki hanım tarafından sürekli ekmek yapılıyordu.
Muttefekun AleyhCâbir -radıyallahu anh- Hendek Savaşı gününde Medine'nin etrafına kendileri ile düşman arasında hendek kazdıklarını haber vermiştir. Hendek kazarken son derece sert bir kaya çıkmış kazma bile fayda vermemiştir. Bu kayanın zorluğunu Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e haber verdiklerinde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hendeğe indi ve açlıktan dolayı karnına taş bağlamıştı. Rasûlllah kazmayı; dağdaki kayalarının parçalanmasında kullanılan demir parçasıyla kayaya vurmuş ve o kaya un ufak olup kum yığınına dönmüştür. Câbir -radıyallahu anh- şöyle demiştir: Evime gittim hanımıma evde yiyecek bir şey var mı? dedim. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'de gördüğü açlığın eserini hanımına haber vermiştir. Hanımı içinde arpa olan deriden bir kap çıkarmıştır. Birde onların oğlağı -annesinin yeni doğurduğu keçi yavrusu- vardı ve eve alışkın bir hayvandı. Oğlağı kesip arpayı öğüttüler ve eti taşın üzerinde pişmesi için tencereye koydular. Câbir -radıyallahu anh- Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına dönmüş onun için az bir yemek hazırlattığını yanındaki herkese yetmeyeceğini gizlice söylemiştir. Rasûllah ile birlikte bazı sahabelerin gelmesini ondan rica etmiştir. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Ey Hendek ehli! Câbir bir ziyafet hazırlamış, haydi buyurun!” diye yüksek sesle bağırmıştır. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Câbir'in evine giderek hamur istemiş ve içine tükürmüştür. Aynı zamanda tencerenin içine de tükürerek her ikisi için bereketli olmasını dilemiştir. Bu durum Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in -hususiyet ve bereketindendir- Yemeği hazırlama hususunda Câbir -radıyallahu anh-'ın hanımına yardım edecek birisini çağırmalarını istedi. Orda bulunan topluluk o yemekten yediler ve oradan ayrıldılar yemek ilk olduğu halde duruyordu. Tencere kaynıyor, hamurdan ekmek yapılıyor sanki ondan hiçbir şey eksilmemiş gibiydi.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre kendisi, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu işitmiştir: “İsrâil oğulları arasında biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de kör üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları sınamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi. Melek ala tenliye geldi: En çok istediğin şey nedir? dedi. Ala tenli: Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu halin benden giderilmesi, dedi. Melek onu sıvazladı ve ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu defa: En çok sahip olmak istediğin mal nedir? dedi. Adam: Deve yahut da sığırdır -İshak şek etmiştir-, dedi. Ona genç ve gebe bir deve verildi. Melek: Allah sana bu deveyi bereketli kılsın! diye dua etti. Sonra kele gelerek: En çok istediğin şey nedir? dedi. Kel: Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi dedi. Melek onu sıvazladı, kelliği kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek sordu: En çok sahip olmak istediğin mal nedir? Adam: Deve yahut da sığırdır dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek: Allah sana bunu bereketli kılsın! diye dua ettikten sonra körün yanına geldi ve : En çok istediğin şey nedir? dedi. Kör: Allah’ın gözlerimi iâde etmesini ve insanları görmeyi çok istiyorum, dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa Melek: En çok sahip olmak istediğin şey nedir? dedi. O da: Koyun dedi. Bunun üzerine ona gebe koyun verildi. Deve ve sığır yavruladı, koyun kuzuladı. Neticede birinin vâdi dolusu develeri, diğerinin vâdi dolusu sığırı, ötekinin de bir vâdi dolusu koyun sürüsü oldu. Daha sonra melek ala tenliye, eski kılığında geldi ve: Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere önce Allah sonra senin yardımın sâyesinde ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren Allah aşkına senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum, dedi. Adam: Mal verilecek yer çoook, dedi. Melek: Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allah’ın zengin ettiği abraş değil misin? dedi. Adam: Bana bu mal atalarımdan miras kaldı, dedi. Melek: Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, dedi. Sonra melek, eski kılığına girip kelin yanına geldi. Ona da abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da: Yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin! dedi. Körün kılığına girip bu defa da onun yanına gitti ve: Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allah’ın sonra senin sâyende yoluma devam edebileceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim, dedi. Bunun üzerine (eski) kör: Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allah’a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım, dedi. Melek: Malın senin olsun. Bu sizin için bir imtihandı. Allah senden razı oldu, o iki arkadaşına gazap etti dedi.
Muttefekun AleyhNebî -sallallahu aleyhi ve sellem- İsrâil oğulları arasında bedenlerinde kusur bulunan ve fakir olan üç kişinin haberini vermiştir. Onlardan biri abraş: Hastalıktan dolayı derisinin rengi değişmiş kimse, biri kel: Saçlarının tamamı yada bir kısmı dökülmüş kimse, biri de kör olan kimsedir. Allah Teâlâ onların imanlarını ve şükürlerini sınamak istedi ve kendilerine insan suretinde bir melek gönderdi. Melek abraşa geldi. Öncelikle ona gelmiştir, çünkü hastalığı daha çirkin, kötü ve büyüktür. Ona en çok istediğin şey nedir? dedi. Abraş: Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu halin benden giderilmesi, dedi. Sadece güzel bir renkle isteğini sınırlı tutmamıştır. Çünkü abraşın cildi sahibini kötü ve kusurunu arttıran buruşuk, büzülmüş ve pürüzlü olur. Melek bu defa: En çok sahip olmak istediğin mal nedir? dedi. Adam: Deve yahut da sığırdır dedi. Ravi deve mi yoksa inek mi duyduğu hakkında şek etmiştir. Doğru olan devedir. Çünkü ona on aylık hamile olan gebe bir deve verildi denilmiştir. Bu develerin en güzelidir. Melek: Allah sana bu deveyi bereketli kılsın! diye dua etti. Hadisin sonundan da anlaşıldığı gibi duasına icabet edilmiştir. Sonra kele gelerek: En çok istediğin şey nedir? dedi. Kel: Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi dedi. Melek onu sıvazladı ya sıvazladığı yer şifa aradığı yer olan mahaldir (başıdır), bu daha yakındır. Yada bereketin genel olması için bütün bedenini sıvazlamıştır. Kelliği kaybolmuş ve kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek sordu: En çok sahip olmak istediğin mal nedir? Adam: İnek dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek: Allah sana bunu bereketli kılsın! diye dua etti. Hadisin sonundan da anlaşıldığı gibi duasına icabet edilmiştir. Sonra körün yanına geldi ve : En çok istediğin şey nedir? dedi. Kör: Allah’ın gözlerimi iâde etmesini ve insanları görmeyi çok istiyorum, dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa Melek: En çok sahip olmak istediğin şey nedir? dedi. O da: Koyun dedi. Bunun üzerine ona doğurgan bir koyun verildi, gebe koyun verildiği söylenmiştir. Deve ve sığır yavruladı, koyun kuzuladı. Neticede birinin vâdi dolusu develeri, diğerinin vâdi dolusu sığırı, ötekinin de bir vâdi dolusu koyun sürüsü oldu. El- Ayni şöyle demiştir: (Deve ve inekte intaç kelimesi koyunda ise yavrulama kelimesi insanların örfünde kullanılmaktadır). Daha sonra melek abraşa, eski kılığında geldi ve elbiseleri kepaze bir şekildeydi. İlk geldiği suretin aksine şifa bulmuş ve zengin olduktan sonra muhtaç olan kimse suretinde gelmiştir. Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere önce Allah sonra senin yardımın sâyesinde ulaşabilirim, çünkü sen hayır sahibi ve zengin görünüşlü birisin dedi. Hakikati kastedilmeden maksudun anlaşılması için melek kendisini böyle sunmuştur. Rengini ve cildini güzelleştiren, seni iptila ettikten sonra mal veren Allah aşkına senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum, dedi. Abraş: Mal verilecek yerim çok, dedi. İhtiyacımın fazlası olan sana verebilecek bir şeyim yok başkasından iste dedi. Melek: Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allah’ın zengin ettiği abraş değil misin? Dedi. Adam: Bana bu mal babamdan, dedemden miras kaldı, dedi. Velhasıl o kötü hali inkar etmiş ve güzel halde yaşadığını bunun kendisine sonradan verilmediğini iddia etmiştir. Bu nimeti verene ve nimetin kendisine yapılmış bir nankörlüktür. Onu buna iten cimrilikti. Melek: Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, dedi. Kelin yanına insanların kötü gördüğü, eski püskü insanların hakir gördüğü bir şekilde geldi. İlk olarak şifanın ve zenginliğin hasıl olduğu suret ve şekilde daha önceden onun yanına gelmişti. Ancak meleği tanıdığını inkar etmiş ve onu tanımamazlıktan gelmişti ve kibirlenerek malının babasından miras kaldığını söylemiştir. Bu yalanı kimsenin ulaşamayacağı ahmaklık ve kötülüğün son noktasına ulaştığını haber vermektedir. Sonra ona melek abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da: Yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin! Dedi. Körün kılığına girip bu defa da onun yanına gitti ve Melek: Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allah’ın sonra senin sâyende yoluma devam edebileceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim, dedi. Bu kör adam Allah Teâlâ’nın nimetlerini hatırlayarak Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allah’a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım, dedi. Melek: Malın senin olsun. Bu sizin için bir imtihandı. Her şeyi bilen Allah amelinizin eseri olması için size imtihanda olanlar gibi muamele etti. Allah cezayı sahitlik aleminde ortaya çıkan hususlar üzerine bina etmiştir. Yoksa ezeli ilmine göre değil. Allah senden razı oldu, abraş ve kel olan o iki arkadaşına gazap etti.
Beşinci:Câbir b. Abdullah -radıyallahu anh-’den rivayet edildiğine göre o, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Necid taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Rasûlullah ile birlikteydi. Öğle vakti ağaçlık, çalılık bir vadiye geldiklerinde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- orada mola vermiş, mücâhidler ağaçlar altında gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ise, semure denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirahate çekilmiş kılıcını da ağaca asmıştı.(Câbir dedi ki:) birazcık (uyku) kestirmiştik ki, Rasûlullah’ın bizi çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk. Bir de baktık, Rasûlullah’ın yanında (müşriklerden) bir bedevi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:Ben uyurken bu bedevi kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette bunun elindeydi. Bana: Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak? dedi. Ben de üç defa:Allah” cevabını verdim.(Câbir diyor ki) Rasûlullah adamı cezalandırmamıştı, yanında oturuyordu.Müttefakun aleyh.(Buhârî’deki) bir başka rivayette Câbir -radıyallahu anh- şöyle demiştir.Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Zâtü’r–Rikâ’ denilen gazvede bulunuyorduk. Gölgeli bir ağaç bulduğumuzda onu Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e bırakmayı âdet edinmiştik. (Bu defa da öyle yaptık. ) Ancak müşriklerden bir adam gelerek Rasûlullah’ın (ağaçta asılı olan) kılıcını alıp çekmiş ve:Benden korkuyor musun? diye seslenmiş. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-:Hayır” cevabını vermiş. Adam:Peki seni benim elimden kim kurtaracak? demiş. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de Allah” buyurmuştur. Ebû Bekir el–İsmâîlî’nin “Sahîh”inde yer alan bir rivâyette olayın bundan sonraki kısmı şöyle anlatılmaktadır: Adam:Seni benim elimden kim kurtarır? dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-:Allah” cevabını verdi. Bunun üzerine adamın elinden kılıç düştü. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kılıcı aldı ve: Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? buyurdu. Adam: İyi bir cezalandırıcı ol! dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Allah’tan başka hak ilâh olmadığını ve benim Allah’ın elçisi olduğumu kabul ve itiraf eder misin?” dedi. Adam:Hayır, kabul etmem. Ancak seninle çarpışmamaya, seninle savaşacak herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz veririm, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- adamı serbest bıraktı. O da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara:En hayırlı kişinin yanından geliyorum, dedi.
Muttefekun AleyhBu hadiste Câbir b. Abdullah -radıyallahu anh- Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ile beraber savaştığını ve bu gazve siyer ilmini bilenler arasında Zâtu'r-Rika' Gazvesi olarak bilinen gazvedir.Gazvelerinden Dönüşleri esnasında Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- öğle vaktinde dikenli ağaçların çok olduğu bir yerde konakladı.İnsanlar güneşin sıcaklığından korunabilecekleri yerler aramak için Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanından ayrıldılar.Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- gölgesi olan Semure denilen bir ağacın altında konakladı.Kılıcını ağaca astı sonra da uyudu ve insanlarda uyudular.Sonrada onlarla bu gazvede savaşmış bir bedevi onların kendisini hissetmedeği bir şekilde gizlice yanlarına sızdı.Ve gizlice Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in kılıcını aldı.Peygamber -aleyhissalatu vesselam- uyandı.sonra da şöyle buyurdu:''Şüphesiz ki bu uyuduğum vakitte bana karşı kılıcımı çıkardı.Bedevi kılıcı aldı ve onun ile Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e karşı gücünü gösterdi.Ve şöyle diyordu:''Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak? dedi.Nebî -Ben de üç defa:Allah” cevabını verdim- de üç defa:Allah” cevabını verdi.Manası şüphesiz ki Allah Subhânehû ve Teâlâ bizi senden koruyacak.Peygamber -aleyhissalatu vesselam- bunu Allah'a tam bir güven içinde O'na tevekkül etmiş,sözüne yakinen inanmış olarak söyledi.Kafirin elinden kılıç düşüverdi.Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kılıcı aldı ve: Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? buyurdu.Yani seni öldürmek istediğimde kafir de şu sözüyle cevap verdi:''Adam: İyi bir cezalandırıcı ol! dedi.Murad edilen afetmek,müsamahakar olmak ve kötülüğe iyilikle karşılık vermek.Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Allah’tan başka hak ilâh olmadığını ve benim Allah’ın elçisi olduğumu kabul ve itiraf eder misin?” dedi.Adam:Hayır, kabul etmem. Ancak adam Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ile savaşmamaya ve onunla savaşacak herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz verdi.Bunun üzerine Peygamber -aleyhissalatu vesellem- onu serbest bıraktı.O da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara:En hayırlı kişinin yanından geliyorum, dedi.İş bu kafirin dediği gibidir.Şüphesiz ki Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ahlak olarak insanların en hayırlısı olup bu konuda Allah'ın şu buyruğu yeterlidir:(Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.)
Ebu’l-Fazl Abbâs b. Abdulmuttalib -radıyallahu anh- şöyle dedi: Huneyn Gazvesi’nde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile beraber bulundum. Ben ve Ebû Süfyan b. Haris b. Abdulmuttalib Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanından hiç ayrılmadık. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- beyaz katırın üzerinde otururken, Müslümanlarla müşrikler birbirine girince müslümanlar gerilemeye başladı. Bu sırada Rasûlullah katırını durmadan kâfirlerin üzerine sürüyordu. Ben katırın geminden tutmuş savaş alanına girmesine engel olmaya çalışıyordum. Ebû Süfyân ise Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in katırının özengisine yapışmıştı. Bu sırada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Ey Abbâs! Semera Ashabına (Bey‘atürrıdvân’da bulunanlara) seslen!” buyurdu. Gür sesli bir zât olan Abbas sözüne şöyle devam etti: Var gücümle “Bey‘atürrıdvân’da bulunan sahâbîler! Neredesiniz?” diye bağırdım. Vallahi onların sesimi duydukları zaman Peygamber’e doğru dönüp gelişleri, bir ineğin yavrusuna doğru şefkatle gelişi gibiydi. “Lebbeyk! Lebbeyk! (Emret! Emret!)” diyerek kâfirlerle vuruştular. Ensarı savaşa çağırırken “Ey ensar topluluğu! Ey ensar topluluğu!” diye sesleniyorlardı. Daha sonra da sadece Hâris b. Hazrecoğullarından yardım istendi. Bu sırada Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- katırın üzerinde ileri doğru uzanmış vaziyette onların çarpışmalarına bakarken “İşte çarpışmanın kızıştığı zaman!” buyurdu. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yerden birkaç çakıl taşı alıp kâfirlerin yüzüne doğru fırlattı. Ardından da: “Muhammed’in Rabbine yemin ederim ki, bozguna uğradılar” dedi. Ben savaşanlara bakmaya gittim. Gördüğüm kadarıyla savaş başladığı gibi devam ediyordu. Vallahi Peygamber’in, kâfirlere taşları fırlatmasından sonra, güçlerinin gittikçe zayıfladığını ve işlerinin tersine döndüğünü gördüm.
Müslim rivayet etmiştirEbu’l-Fazl Abbâs b. Abdulmuttalib -radıyallahu anh- şöyle dedi: Huneyn Gazvesi’nde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile beraber bulundum. Müslümanlarla kafirler karşılaştı ve aralarında şiddetli bir çarpışma oldu. Bazı müslümanlar gerilemeye başladı. Bu sırada Rasûlullah katırını ayaklarıyla dürterek durmadan kâfirlerin üzerine sürüyordu. Ben katırın geminden tutmuş kafirlere doğru hızlıca gitmesine engel olmaya çalışıyordum. Ebû Süfyân ise Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in katırının özengisine yapışmıştı. Bu sırada Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Ey Abbâs! Semura Ashabına hicretin altıncı senesi Hudeybiye günü ağaçın altında biat edenlere seslen!” buyurdu. -Abbâs gür sesli bir adamdı-: Var gücümle “Bey‘atürrıdvân’da bulunan sahâbîler! Ağaçın altındaki vermiş olduğunuz sözü, bunun getireceği semeresini unutmayın diye bağırdım. Vallahi onların sesimi duydukları zaman Peygamber’e doğru dönüp gelişleri, bir ineğin yavrusuna kaybettikten sonra bulduğunda gelişi gibiydi. Hep bir ağızdan yada teker teker “Lebbeyk! Lebbeyk! (Emret! Emret!)”diyorlardı. Müslümanlar ve kafirler savaştılar. Ensarı savaşa çağırırken “Ey ensar topluluğu! Ey ensar topluluğu!” diye sesleniyorlardı. Daha sonra da sadece Hâris b. Hazrecoğullarından yardım istendi. Ey Hârisoğulları diye seslenildi. Onlar büyük bir kabileydi. Bu sırada Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- katırın üzerinde ileri doğru uzanmış vaziyette onların çarpışmalarına bakarken “İşte çarpışmanın kızıştığı zaman!” buyurdu. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yerden birkaç çakıl taşı alıp kâfirlerin yüzüne doğru fırlattı. Ardından da iyimserlik yada haber vererek: “Muhammed’in Rabbine yemin ederim ki, bozguna uğradılar” dedi. Ben savaşanlara bakmaya gittim. Gördüğüm kadarıyla savaş başladığı gibi devam ediyordu. Vallahi Peygamber’in, kâfirlere taşları fırlatmasından sonra, güçlerinin gittikçe zayıfladığını ve işlerinin tersine döndüğünü gördüm.
Abdullah b. Mes'ud -radıyallahu anh- rivayet ediyor: "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- döneminde ay, iki parçaya bölündü. Bir parçası, dağı örterken diğer parçası da, dağın üzerindeydi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Allahım! Şahit ol!» dedi."
Muttefekun AleyhRasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- döneminde ay, iki ayrı parçaya bölündü. Her bir parça ayrı bir yere gitti. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Allahım! Şahit ol!» dedi." Yani; "Allahım! Onlar için benim şahidim ol. Zira ben onlara nübüvvetin mucizesini göstermiş oldum."
Enes -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre Zeyd b. Hârise geldi ve (hanımı Zeynep’ten) şikâyet etti. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- O’na şöyle demeye başladı: «Allah’tan kork/sakın ve eşini yanında tut!» Enes -radıyallahu anh- şöyle dedi: Eğer Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- bir şeyi gizleyecek olsaydı, bunu gizlerdi. Zeynep -radıyallahu anhâ-, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in eşlerine karşı «Sizi aileleriniz evlendirdi, beni ise Allah Teâlâ, yedi kat göğün üstünden evlendirdi.» diye övünürdü. Sâbit -radıyallahu anh-’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Allah'ın açıklayacağı şeyi içinde gizliyor ve insanlardan korkuyordun. Oysa Allah, kendisinden korkmana daha lâyıktır.” (Ahzâb Sûresi:37. Ayet) Zeynep ve Zeyd ibn Hârise hakkında nazil oldu.
Buhârî rivayet etmiştirZeyd b. Hârise -radıyallahu anh-, hanımı Zeynep binti Cahş -radıyallahu anhâ-’yı şikâyet etmek ve onu boşama hususunda istişare etmek için Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’e geldi. Allah Teâlâ, Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’e onu Zeynep ile evlendireceğini vahiy etti. Allah bunu, Zeyd karısını henüz boşamadan önce vahiy etmişti. Zeyd, şikâyet etmeye ve onun boşama hususunda istişare etmeye geldiğinde Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- ona; «Allah’tan kork/sakın ve eşini yanında tut!» dedi. Allah Teâlâ, şu buyruğu ile Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’i azarladı: “(Ey Muhammed!) Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de nimete kavuşturduğun kimseye; «Eşini kendinde tut; Allah'tan sakın!» diyor, Allah'ın açıklayacağı şeyi içinde gizliyor ve insanlardan korkuyordun. Oysa Allah, kendisinden korkmana daha lâyıktır. Nitekim Zeyd, onunla evlilik münasebetine son verip onu boşayınca, mü'minlere evlâtlıkları eşlerini boşadıklarında onlarla evlenmelerinde bir beis olmadığını göstermek için onu sana eş yaptık.” (Ahzâb Sûresi: 37. Ayet) Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’i korkutan şey evlat edindiği oğlunun hanımı ile evlenmesi sebebiyle insanların onun hakkında konuşmasıydı. Enes -radıyallahu anh- şöyle demiştir: "Eğer Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- bir şeyi gizleyecek olsaydı, bunu gizlerdi." Bu sözün anlamı; şer’an mümkün olmasa dahi eğer Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve selem- vahiyden bir şeyi gizleyecek olsaydı, o gizlediği şey bu ayet olurdu. Fakat bu gerçekleşmemiştir. Bilakis bu şer'an mümkün olmayan bir şeydir. Buna dikkatini veren her kimse için bu ayet, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in doğruluğuna işaret eden en büyük delillerdendir. Allah Teâlâ, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in nefsinde insanlardan korkmasından kaynaklanan şeyi haber vermiştir. Yalan söyleyen insanların zıddına bu olaydan kaynaklanabilecek olan bir kınama yahut ayıplama içeren buyruk Allah tarafından Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e bildirilmiştir. Bunun bir benzeri de Abese Suresi’nin ilk ayetlerinde geçen durumdur: “Kendisine bir âmâ geldi diye yüzünü ekşitip çevirdi” Zeynep -radıyallahu anhâ- Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in eşlerine karşı övünürdü. Zira onun evliliği Allah’tan bir emir ile gerçekleşmişti. Bu, onun büyük faziletlerindendi. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in diğer eşleri bu fazilette onun derecesinde değillerdi. Zeynep -radıyallahu anhâ-, Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in eşlerine karşı «Sizleri aileleriniz evlendirdi. Beni ise Allah Teâlâ, yedi kat göğün üstünden evlendirdi.» Bu hadiste, müminler indinde Allah Teâlâ’nın uluvv/ Allah’ın, mahlûkatından ayrı ve yüce olarak onların fevkinde/üstünde olduğunun ispatı ve kararlaştırılması vardır. Hatta uluvv sıfatının ispatı fıtratı bozulmamış bütün mahlukat nezdinde bu şekildedir. Bu sıfat, vahiy, akıl ve fıtratı bozulmamış her kimse nezdinde fıtrat yolu ile bilinen bir sıfattır. «Beni Allah evlendirdi.» sözünün anlamı, yani Allah, Rasûlü’ne benimle evlenmesini emretti, demektir. Allah onu şu buyruğu ile evlendirmiştir: “Zeyd, onunla evlilik münasebetine son verip onu boşayınca…” bu şekilde Allah Teâlâ, onu Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- ile nikahlamıştır.