





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Müminlerin annesi Âişe -radıyallahu anha-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e vahyin ilk başlancı, uykuda gördüğü salih (doğru/sadık) rüyalar vasıtasıyla olmuştur. Gördüğü her rüya, sabahın aydınlığı gibi apaçık gerçekleşirdi. Sonra ona yalnızlık sevdirildi. Hira Mağarası'na çekilir ve ailesinin yanına dönmeden önce orada günlerce kalıp ibadet eder (inzivaya çekilir), bunun için yanına azık alırdı. Sonra (eşi) Hatice’nin yanına döner, yine benzer bir süre için azık hazırlığı yapardı. Nihayet Hira Mağarası'nda bulunduğu sırada hak (vahiy) kendisine geldi. Melek gelip: "Oku!" dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: "Ben okuma bilmem." dedi. Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisenin devamını şöyle anlattı: «Melek beni tutup kucakladı ve takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra beni bıraktı ve yine: "Oku!" dedi. Ben de: "Ben okuma bilmem" dedim. Beni ikinci kez tutup takatim kesilinceye kadar sıktı ve bıraktı. Tekrar: "Oku!" dedi. Ben yine: "Ben okuma bilmem" dedim. Beni üçüncü defa tutup sıktı, sonra bıraktı ve şöyle dedi:{Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (embriyodan) yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.} [Alak Suresi: 1-3] Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kalbi titreyerek bu ayetlerle geri döndü. Eşi Huveylid kızı Hatice -radıyallâhu anha-'nın yanına girip: «Beni örtün, beni örtün!» diye buyurdu. Üzerini örttüler, nihayet korkusu geçince yaşadığı hadiseyi Hatice’ye anlatarak: «Kendimden (bana bir zarar geleceğinden) korktum» dedi. Bunun üzerine Hatice -radıyallahu anha- şöyle dedi: «Asla! Vallahi Allah seni hiçbir zaman utandırıp mahcup etmez. Çünkü sen akrabalık bağlarını gözetirsin, güçsüzlerin yükünü taşırsın, yoksula yardım edersin, misafiri ağırlarsın ve hak yolunda meydana gelen sıkıntılarda insanlara destek olursun.» Daha sonra Hatice, onu amcasının oğlu Varaka bin Nevfel bin Esed bin Abdüluzza’ya götürdü. Varaka, Cahiliye döneminde Hristiyanlığı kabul etmiş bir kimseydi. İbranice yazmayı bilir ve İncil’den İbranice olarak Allah'ın dilediği kadar bölümler yazardı. O sırada oldukça yaşlanmış ve gözlerini kaybetmişti. Hatice ona: "Ey amcamın oğlu! Kardeşinin oğlunu dinle." dedi. Varaka da: "Ey kardeşimin oğlu! Ne gördün?" diye sordu. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gördüklerini ona anlattı. Varaka şöyle dedi: "Bu, Allah'ın Musa'ya indirdiği Nâmûs'tur (vahyi getiren Cebrâil'dir). Keşke o günlerde genç ve güçlü olsaydım! Keşke kavmin seni yurdundan çıkaracağı zaman hayatta olsam!" Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hayretle: "Onlar beni gerçekten çıkaracaklar mı?" diye sordu. Varaka: «Evet, senin getirdiğin bu davetin benzerini getirip de düşmanlığa uğramamış olan hiçbir kimse yoktur. Eğer senin o günlerine yetişirsem, sana var gücümle yardım ederim.» dedi. Ancak çok geçmeden Varaka vefat etti ve bunun ardından vahiy bir süre kesildi.
Muttefekun aleyhMüminlerin annesi Âişe -radıyallahu anha- şöyle haber vermektedir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e vahyin ilk başlangıcı, uykuda gördüğü salih (doğru) rüyalar vasıtasıyla olmuştur. Gördüğü her rüya, sabah aydınlığı gibi apaçık bir şekilde gerçekleşirdi. Daha sonra kendisine yalnız kalmak sevdirildi. Hira Mağarası'na çekilir, ailesinin yanına dönmeden orada günlerce (geceler boyu) ibadet ederdi. Bunun için yanına gerekli azığını alır, ardından Müminlerin annesi Hatice radıyallahu anha-'nın yanına döner, yine aynı miktardaki günler için azık hazırlığı yapardı. Nihayet Hira Mağarası'nda bulunduğu sırada kendisine hak olan emir, yani vahiy geldi. Bunun üzerine melek Cebrâil -aleyhisselam- kendisine gelerek: «Oku!» dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Ben okuma bilmem» diye buyurdu. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisenin devamını şöyle anlattı: «Bunun üzerine melek beni tuttu, kucaklayıp sıktı; öyle ki benden bütün gücüm tükeninceye ve büyük bir meşakkate düşünceye kadar devam etti. Sonra beni bıraktı ve tekrar: "Oku!" dedi. Ben yine: "Ben okuma bilmem" dedim. Bunun üzerine beni ikinci kez tuttu ve gücüm tükeninceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve yine "Oku!" dedi. Ben yine: "Ben okuma bilmem" dedim. Bunun üzerine beni üçüncü defa tuttu, sıktı ve ardından bırakarak şöyle dedi: {Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (embriyodan) yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.} [Alak Suresi: 1-3] Bunun üzerine Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- aldığı vahiy âyetleriyle birlikte kalbi ölüm korkusundan şiddetle çarpar hâlde (Mekkeye) geri döndü. Müminlerin annesi eşi Hatice bint Huveylid -radıyallahu anha-'nın yanına girdi ve şöyle dedi: Beni elbiselerle örtün, beni elbiselerle örtün!» dedi. Korkusu geçinceye kadar onu elbiselerle örttüler. Sonra (Peygamber Efendimiz) Hatice’ye başından geçenleri anlatarak şöyle buyurdu: Kendi adına (ölmekten) korktum. Hatice şöyle dedi: Hayır! Allah'a yemin olsun ki Allah seni asla utandırmaz ve mahcup etmez. Çünkü sen akrabalık bağlarını gözetirsin, kendi işini göremeyen güçsüz kimselerin yükünü üstlenirsin, yoksul ve hiçbir imkânı olmayan fakirlere yardım edersin; insanların başkalarında bulamadıkları iyilik ve ihsanı onlara sunarsın, misafiri ağırlarsın ve hak yolunda meydana gelen sıkıntı ve musibetlerde insanlara destek olursun. Bunun üzerine Hatice onu amcasının oğlu Varaka b. Nevfel b. Esed b. Abdül-Uzza'ya götürdü. O, İslam öncesi Cahiliye inancını terk edip Hristiyan olmuş bir adamdı. Allah'ın dilediği ölçüde İncil'den İbranice yazılar yazardı. Yaşlı ve görme yetisini kaybetmiş bir adamdı. Hatice ona şöyle dedi: Ey amcamın oğlu! Yeğenini dinle. Varaka ona dedi ki: Ey kardeşimin oğlu! Ne görüyorsun? Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona gördüklerini anlattı. Varaka ona dedi ki: Bu, Allah'ın Peygamberi Mûsâ -aleyhisselam-'a gönderdiği Cebrail'dir. Keşke senin davet günlerinde genç ve güçlü bir delikanlı olsaydım! Kavmin seni (yurdundan) çıkaracağı zaman keşke hayatta olsam!» Bunun üzerine Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şaşkınlıkla şöyle buyurdu: Onlar beni buralardan çıkaracaklar mı?! diye sordu. Varaka şöyle dedi: Evet, senin getirdiğin şeyin (vahyin) bir benzeriyle gelen hiçbir adam yoktur ki eziyete ve düşmanlığa uğramış olmasın. Şayet senin o (davet) gününe yetişirsem, sana var gücümle (güçlü bir şekilde) yardım ederim. Çok geçmeden Varaka vefat etti ve bir süre vahiy gecikti (kesintiye uğradı).
Ebû Seleme b. Abdurrahman'dan rivayet edildiğine göre, Câbir b. Abdullah el-Ensârî -radıyallahu anhuma- şöyle demiştir: Vahiy dönemi hakkında rivayet ederken şöyle söylemiştir: «Yürürken gökten bir ses duydum. Gözlerimi kaldırdım ve Hira’da bana gelen meleği gök ile yer arasında bir sandalyede otururken gördüm. Ondan çok korktum, bu yüzden geri döndüm ve beni örtün! dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: {Ey örtünmüş olan! Kalk ve uyar!} [Müddessir: 2] ve ardından şu ayeti indirdi: {Her türlü pislikten uzak dur!} [Müddessir: 5]. Sonra vahiy daha da şiddetlendi ve devam etti.»
Muttefekun aleyhNebî -sallallahu aleyhi ve sellem- peygamber olarak gönderildiği dönemin başlangıcında vahyin kesilmesi ve inmesinin engellenmesi hakkında konuşurken şöyle buyurmuştur: Mekke sokaklarında yürürken gökten bir ses işittim. Gözlerimi kaldırdım ve Hira Mağarası'nda daha önce bana gelen Cebrâîl isimli meleği gök ile yer arasında bir sandalyede otururken gördüm. Ondan çok korktum ve dehşete düştüm. Ailemin yanına döndüm ve beni bir örtüye sarın dedim. Sonra Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: {Ey örtüsüne bürünen!} {Kalk} ayağa! Davet et {ve uyar} ve risaletine (peygamberliğine) inanmayanları uyar! {Rabbinin} ibadet edilecek ilahının {büyüklüğünü dile getir} O'na hamdet ve O'nu yücelt. {Elbiselerini} Giysilerini {temizle} onları necasetten arındır; {pisliği} putperestliğin iğrençliğini {terk et} ve ondan uzaklaş. Bundan sonra vahiy daha da güçlendi ve çoğaldı.
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Necid tarafına bir fırka asker gönderdi. Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhumâ- da bu askerî birlik içinde bulundu. Bu askerler birçok deve ve koyun ganimet aldılar. Her bir askerin hissesine oniki deve düştü. Bu hisselerine ilâve olarak kendilerine birer deve de (Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e ait beşte bir hisseden) ihsan buyrulmuştu.
Muttefekun AleyhAbdullah b. Ömer -radıyallahu anhumâ- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Necid'e bir askerî birlik gönderdiğini haber vermiştir. Ganimet olarak birçok deve ve koyun elde etmişlerdir. Her bir askere on iki deve düşmüştür. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onların bu hisselerine ilave olarak onların her birine bir deve daha vermiştir.
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma- şöyle demiştir: "Uhud Savaşı günü Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem'e gösterildim. Ben o zaman on dört yaşındaydım. Bana izin vermedi. Hendek günü ona gösterildim. O zaman on beş yaşındaydım. Bana izin verdi."
Muttefekun AleyhAbdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma- savaşa girmek için Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e gösterildiğini haber vermiştir. Uhud Savaşı'nda askerin komutana gösterilmesi babındandır. Bu savaş; hicretin üçüncü senesinde vuku bulmuştur. O sırada İbn Ömer'in yaşı on dört idi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, yaşının küçük olmasından dolayı onun savaşa gitmesine izin vermedi. Hicretin beşinci senesindeki Hendek Savaşı için gösterildiğinde ise yaşı on beş idi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- savaşması için ona izin verdi. Büyük bir ihtimalle Uhud Savaşı'nda on dördün başında, Hendek Savaşı'nda ise on beş yaşının sonlarındaydı.
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-’dan rivayet edildiğine göre Ömer -radıyallahu anh- kızı Hafsa’nın dul kaldığı zamandan bahsederek dedi ki: Osman b. Affân -radıyallahu anh- ile karşılaştım ve ona Hafsa’dan söz ederek; “İstersen sana Ömer'in kızı Hafsa’yı nikâhlayayım” dedim. Osman -radıyallahu anh-: "Hele bir düşüneyim" cevabını verdi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra karşılaştığımızda, “Şimdilik evlenemeyeceğim” dedi. Sonra Ebû Bekir -radıyallahu anh-’a rastladım. Ona da: "İstersen sana kızım Hafsa’yı nikâhlayayım" dedim. Ebu Bekir -radıyallahu anh- ise sustu; ağzını açıp da bir söz söylemedi. Bu sebeple ona Osman’a gücendiğimden daha fazla kızdım. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Hafsa’ya Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- talip oldu. Ben de kızımı ona nikâhladım. O sıralarda Ebû Bekir’le karşılaştığımızda bana: "Hafsa’yla evlenmemi istediğin, benim de sana cevap vermediğim zaman herhalde bana gücenmişsindir" dedi. Ben: Evet, diye cevap verdim. Ebû Bekir -radıyallahu anh- şunları söyledi: "Bana bu konuyu açtığında sana bir cevap vermeyişimin sebebi, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Hafsa ile evlenmekten söz etmesidir. Elbette Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sırrını ifşâ edemezdim. Şayet Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- Hafsa ile evlenmekten vazgeçseydi, elbette onunla evlenmeyi kabul ederdim."
Buhârî rivayet etmiştirAbdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma- hadiste kızı Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sahabelerinden olan Huneyn b. Huzâfe es-Sehmî'den o da Abdullah b. Huzâfe'nin kardeşi olup Medine'de vefat etti. Ölümünün sebebi Uhud Savaşı'nda kendine isabet eden yara idi. İslam'a girmede önce davrananlardan idi ve Habeş diyarına hicret etmişti. Kızı Hafsa dul kaldığı zaman Ömer -radıyallahu anh- şöyle dedi: ''Osman -radıyallahu anh- ile karşılaştım.'' Yani Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimizin kızı olan hanımı Rukiye vefat ettikten sonra karşılaştı. Ömer -radıyallahu anh- dedi ki: ''Ona Hafsa’yı kendisiyle nikâhlamayı teklif ettim.” Bunda bir insanın kızını hayırlı ve salih bir insana teklif etmesinin caiz olması vardır. Buhari'nin bab başlığında yazdığı gibi bunda bir eksiklik yoktur. Ömer -radıyallahu anh- dedi ki: ''İstersen sana Ömer'in kızı Hafsa’yı nikâhlayayım” dedim. Ona, bu uslup ile geldi. O da şart cümlesiyle olan bir tabirdir. Muhatabı seçimde özgür bırakır. Bu güzel ve kabul etmeye rağbet ettiren bir beyandır. Kızını kendine nispet etti. Sanki o şöyle demektedir: Sen Ömer'in kızını onun kim olduğunu ve onun güzel bir tabiatı olduğunu biliyorsun. Osman -radıyallahu anh-'ın cevabı: ''Hele bir düşüneyim'' oldu. Bu işimde düşüneyim şimdi mi evleneyim yoksa evlenmeyi erteleyeyim mi? Ömer -radıyallahu anh-dedi ki: ''Aradan birkaç gün geçtikten sonra karşılaştığımızda, bu günlerde “Şimdilik evlenmeyeceğim belli oldu” dedi. Osman -radıyallahu anh- bu söz ile mutlak bir zaman kast etmiştir. Bu günlerde demek istemiştir. Bu sözü ile yasak olan evlenmekten uzak durmak ve kopmak/bırakmak halini ortadan kaldırmak için söylemiştir. Ömer -radıyallahu anh- dedi ki: Ebu Bekir -radıyallahu anh- ile karşılaştım. Evlendirme işi tamam olduktan ve Ebu Bekir'in Ömer'in talebine niçin böyle karşılık verdiğini ortaya koyacak şekilde işin hakikatinin ortaya çıktıktan sonra kardeşinin hatırını almak için Ebu Bekir es-Sıddîk -radıyallahu anh- niçin evlenemediğine dair özrünü sundu. ''Umulur ki sen'' şefkatten dolayı olup Ömer -radıyallahu anh-'ın güzel ahlakına binaen söylemiştir. Çünkü o bunun için kızmaz. Ancak tabiatı gereği onun kızabileceği de ihtimaldir. Bunun için ona umulur ki sen dedi. Sıddîk dedi ki: ''Hafsa’yla evlenmemi istediğin, benim de sana cevap vermediğim zaman herhalde bana gücenmişsindir, dedi. Ben: Evet, diye cevap verdim. Bu, olanı haber vermek ve doğruluk ile amel etmek için Ömer -radıyallahu anh-'ın verdiği cevaptır. Ebû Bekir şunları söyledi: Bana bu konuyu açtığında sana bir cevap vermeyişimin sebebi, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Hafsa ile evlenmekten söz etmesidir. Yani onunla evlenmek istedim. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Hafsa'yı istemekle ilgili rağbeti diğerlerinin haricinde Ebû Bekir -radıyallahu anh-'ın huzurunda olmuş olabilir. Bunu söylenmesi caiz olmayan sır olarak görmüştür. Bunun için şöyle dedi: Elbette Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sırrını ifşâ edemezdim. Bana gizli olarak söylediği ve zikrettiği şeyi şayet Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- Hafsa ile evlenmekten vazgeçseydi, elbette onunla evlenirdim. Çünkü Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in nişan yapmayı istediği birini nişanlamak istemek haram olur. Bunda ümmete ve bu ümmetin fertlerine bir edep öğretilmektedir. Bu edep; yapılması gereken sırrı gizlemek ve gizlemede aşırıya gitmek, sözü ona doğru çekecek bir şeyden konuşmamaktır.
Es-Sâib İbn Yezîd -radıyallahu anh-’dan rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Tebuk Gazvesi’nden geldiği zaman insanlar onu karşıladılar ve ben de onu, çocuklarla birlikte Seniyyetu’l Vedâ/Veda Tepesi’nde karşıladım. Hadisi, Buharî de rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Çocuklarla birlikte, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’i karşılamak için Vedâ Tepesi’ne gittik.
Buhârî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştirHadisin Anlamı: Es-Sâib İbn Yezîd -radıyallahu anh-, gazveden geri kalanlar, özür sahipleri ve diğer kimselerle birlikte Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’i dönüş yolunda karşılamak için Seniyyetu’l Vedâ/Veda Tepesi’nde çıktıklarını haber vermiştir. Es-Sâib İbn Yezîd -radıyallahu anh- da Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’i karşılamak için çocuklarla birlikte veda tepesine çıkmıştır.
Ebu Musa El-Eşari –radıyallahu anh-’tan rivayet edildiğine göre: ‘’Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte bir savaşa çıkmıştık. Bizler, altı kişilik gruplara ayrılmıştık ve bir deveye sırayla biniyorduk. Bu nedenle de ayaklarımız yara bere içinde kalmıştı. Benim de ayaklarım yara olmuş ve tırnaklarım düşmüştü. Ayaklarımıza bez parçaları sardığımız için o savaşa Zâtürrikâ ismi verildi. Ebu Burde dedi ki: '’Ebu Musa, bunları anlattı, sonra da yaptığı hoşuna gitmedi ve ‘Ben, bunları niye anlatıyorum ki! Dedi. Herhalde o, salih bir amelini açığa çıkarmış olduğu için bu yaptığını hoş görmemişti.’’
Muttefekun AleyhHadisin manası: Ebu Musa –radıyallahu anh- Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- ile yanlarında sayıları altı olan bazı arkadaşlarıyla birlikte bir savaşa çıkmışlardı. Aralarında sırayla bindikleri bir develeri vardı. Varmayı hedefledikleri yere ulaşana kadar, içlerinden biri belli bir mesafe biniyor daha sonra sırası bittiğinde o iniyor ve diğer arkadaşı binerek bu şekilde aralarında dönüşümlü olarak biniyorlardı. Bu nedenle de ayaklarımız yara bere içinde kalmıştı. Benim de ayaklarım yara olmuş ve tırnaklarım düşmüştü. Bunu sebebi de, çöl topraklarında uzun mesafe yürümekti. Yanlarında ayaklarını parçalanmaya karşı örtecek bir şey yoktu. Çıplak ayakla yürüyorlardı. Bu yüzden kendilerine çok zarar dokunduğu halde durmadılar, bilakis düşmanla karşılaşana kadar yolculuğa devam ettiler. ‘’Ayaklarımıza bez parçaları sarardık.’’ Bu da şunun delilidir: Toprağın sertliğinden ve uzun mesafe sebebiyle ayakkabıları parçalanmıştı. Onları toprağın sertliğinden ve sıcaklığından koruması için ayaklarına bez parçası sarıyorlardı. ‘’Ayaklarımıza bez parçaları sardığımız için o savaşa Zâtürrikâ ismi verildi.’’ Yani Nebi–sallallahu aleyhi ve sellem-’in savaştığı bu gazveye ‘Zâtürrikâ’ ismi verilmesinin bir sebebidir. Ebu Burde dedi ki: ’’Ebu Musa bu konudan bahsetti, sonra da bunu hoş görmedi, bundan bahsetmek istemezdim dedi. Herhalde o, salih bir amelini açığa çıkarmış olduğu için bu yaptığını hoş görmemişti. Manası: Ebu Musa –radıyallahu anh- bunları anlattı, sonra da yaptığı hoşuna gitmedi ve anlattığında kendini övmüş olmak endişesinden dolayı anlatmamış olmayı temenni etti. Kişi örnek alınıp takip edilecek bir kimse değil ise onun için salih ameli gizlemesi ortaya çıkarmasından daha hayırlıdır. Başka bir hadiste şu ifade yer almaktadır: " Verdiği (sadakayı) öyle gizledi ki sağ elinin verdiğini sol eli bilmemektedir."Muttefakun aleyh
İbnu Mes’ud -radıyallahu anh- anlatıyor: “Bir gece Allah Rasûlü-sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte namaz kıldım. Öylesine namazı uzattı ki, içimden çirkin bir şey yapmak geçti. “Ne yapmak istemiştin?” diye sordular. “Oturup onu yalnız bırakmayı düşündüm.” dedi.
Muttefekun AleyhBir gece İbn Mes’ud –radıyallahu anh- Allah Rasûlü-sallallahu aleyhi ve selem- ile birlikte namaz kıldı. Öylesine namazı uzattı ki – bu onun devamlı olarak yaptığı bir husustu- namazın uzun olması İbn Mes’ud –radıyallahu anh- için meşakkat olmuştu. Hatta içinden kişiyi sevindirmeyecek bir şeyi yapmayı geçirdi. Ona ne yapmak istemiştin diye sorduklarında: Kendisine meşakkat olması hasebiyle oturup onu ayakta yalnız bırakmayı düşündüm.” demiştir.
Câbir b. Abdillah -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir sahâbîsi ile beraber Ensar'dan birinin yanına gitti ve şöyle buyurdu: «Gece, kırbada beklemiş soğumuş suyun varsa getir; yoksa eğilip dereden içeriz.»
Buhârî rivayet etmiştirCâbir -radıyallahu anh- şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Ensar'dan bir adamın yanına gitti. O kimsenin Ebu'l Heysem b. Teyyihân el-Ensârî -radıyallahu anh- olduğu söylenmiştir. Yanında bulunan arkadaşı da Ebû Bekir -radıyallahu anh-'dır. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ondan kırbada beklemiş soğuk suyu varsa getirmesini istemiştir. Çünkü vakit yaz vaktiydi. Bundaki hikmet gece beklemiş olan suyun soğuk olmasından dolayıdır. Eğer yoksa suyu avuç ve kap olmadan ağzımızla yudumlayarak içeriz demiştir.