





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Abdullah b. Mes'ûd –radıyallahu anh- şöyle demiştir: Rasûlullah'ın huzuruna Yahudi hahamlarından bir âlim geldi ve: — Yâ Muhammed biz (kitaplarımızda) Allah'ın şöyle vasıflandığını buluyoruz: "Allah gökleri bir parmağında, yer tabakalarını da bir parmağında, bütün ağaçları bir parmağında, suları ve toprakları bir parmağında, öbür mahlûkları da bir parmağında tutarak: Ben bütün kâinatın Melik'iyim! der" diye nakletti. Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- Yahudi âliminin (Tevrat'tan naklettiği) bu haberi tasdik ederek, sondaki dişleri görününceye kadar güldü. Bundan sonra Rasûlullah: «Allah/ hakk (ve lâyık) olduğu veçhile takdir etmediler...» ayetini okudu.
Muttefekun AleyhBu hadis Allah Teâlâ’nın yüceliğine işaret etmektedir. Yedi kat gökyüzünün hepsini değerli azametli elinin parmaklarından birine koymuş ve büyüklük, yücelik ile bilinen mahlûkatını saymıştır. Allah Teâlâ bunlardan her birini bir parmağına koyacağını haber vermiştir. Eğer Allah Teâlâ yedi kat göğü, yeri ve her ikisinin arasındakini elinin parmaklarından bir parmağına koymayı isteseydi koyardı. Bu ilim Allah Teâlâ’dan vahiy ile alınmış, peygamberlerden miras kalan bir ilimdir. Bunun için Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- Yahudi’nin sözünü tasdik etti, bilakis sözü hoşuna gitti ve sevindi. Öyle bir güldü ki onu tasdik eder bir şekilde arka dişleri gözüktü. Abdullah b. Mes’ud –radıyallahu anh-’ın başka bir rivayette dediği gibi. Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-, Allah Teâlâ’nın şu sözünü okudu: (Onlar Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.) Bu ayette Yahudi’nin dediğini onaylayan ve doğrulayan Allah Teâlâ için iki el olduğunun ispatı vardır. Ta’tili benimseyenin, Allah için parmaklarının olması vasfını inkâr edenin sözüne bakılmaz. Şunu iddia ederek Allah’ın bu sıfatının kabulü onun yarattıklarına benzetilmesidir. Ta’til ( Allah Teâlâ için gerekli olan isim ve sıfatların tamamını veya bir kısmını inkâr etmektir) ehli olan bu kimse Allah Teâlâ için bu sıfatın kabulünün teşbihi gerektirmediğini bilmiyor. Nasıl ki biz Allah Teâlâ için Hayat, Kudret, Kuvvet, İşitme ve Görme sıfatlarını ispat edip kabul etmemiz, onun yarattıklarına benzemesini gerektirmez. Allah ve Subhânehu (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir).
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Allah şöyle buyurdu: Her kim beni tanıyan ve ihlas ile bana ibadet eden bir kuluma düşmanlık ederse, ben de ona savaş ilan ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Diliyle de her ne isterse muhakkak onları da kendisine ihsan ederim. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu sığındırır, korurum. Ben yapmak istediğim hiçbir şey hakkında, Müminin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. Kulum ölümden hoşlanmıyor, ben de kuluma acı verecek şeyi sevmiyorum.»
Buhârî rivayet etmiştirNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bu kutsi hadiste Allah -Azze ve Celle-'nin şöyle buyurduğunu bildirmiştir: Kim benim bir veli kuluma zarar verirse, onu kızdırırsa veya ondan nefret ederse, ona bildiririm ve ona düşmanlık ilan ederim. Veli: Takvalı Mümindir. Kul imanı ve takvası ölçüsünde Allah'ın veli kulu olma hususunda payına düşeni alır. Bir Müslüman, Allah'ın kendisine farz ve vacip kıldığı itaat etmek ve haramları terk etmek gibi Allah katında en sevimli olan bir ibadetlerle Rabbine yaklaşır. Müslüman, farzları yerine getirerek ve nafile ibadetler yaparak Rabbine yaklaşır. Öyle ki bu şekilde Allah'ın sevgisini kazanabilir. Eğer Allah onu severse, kulunu şu dört azasında doğruya yönlendirir: Allah Teâlâ, kulunun işitme duyusunda ona yol gösterir, böylece yalnızca Allah'ın hoşuna giden şeyleri duyar. Bakışlarında ona yol gösterir, böylece yalnızca Allah'ın bakmaktan hoşlandığı ve O'nun razı olduğu şeylere bakar. Elinde ona yol gösterir, dolayısıyla Allah'ın razı olacağı işler dışında eliyle hiçbir şey yapmaz. Ayağına yol gösterir, böylece ancak Allah'ın razı olacağı şeye doğru yürür ve yalnızca hayırlı işleri arar. Bununla beraber Allah'tan bir şey dilerse, Allah ona istediğini verir. Duasına icabet edilen biri olur. Eğer Allah'a sığınır ve O'ndan korunma dilerse Allah Subhânehû ve Teâlâ onu korktuğu şeyden korur, muhafaza eder. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Yaptığım hiçbir şeyde, ona olan merhametimden dolayı bir Müminin canını almaktan çekindiğim kadar tereddüt etmedim. Çünkü o, verdiği acıdan dolayı ölümden hoşlanmaz. Allah da Mümin kuluna acı veren şeylerden hoşlanmaz.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «İnsanlar arasında yerleşmiş küfür niteliği taşıyan iki huy vardır ki bunlar; bir kimsenin nesebine dil uzatmak ve ölen kimsenin ardından feryat ederek ağıt yakmak.»
Müslim rivayet etmiştirPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- insanlarda bulunan ve kâfirlerin amellerinden, câhiliye ahlâkından sayılan iki özelliği haber vermektedir. Bunlardan: Birincisi: İnsanların soyları hakkında konuşarak onları ayıplamak, onları küçük görmek, onlara karşı kibirli davranmak. İkincisi: Musibet anında kadere karşı hoşnutsuzluk gösterecek şekilde sesi yükseltmek ya da şiddetli üzüntü ve feryat sebebiyle elbiseleri yırtmaktır.
İmrân b. Husayn -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- elinde pirinçten yapılma bilezik olan bir adam gördü. «Bu nedir?» diye sordu. Adam: ''Kolumdaki ağrıdan dolayı bunu taktım." dedi. Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem: «Onu çıkar! Çünkü bu, ağrını arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Şayet bu üzerindeyken ölecek olsaydın, ebediyen kurtulamazdın.» buyurdu.
İbn Mâce rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirİmrân b. Husayn -radıyallahu anhuma- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şirke karşı vermiş olduğu mücadeleyi ve insanları ondan kurtarmayla alakalı bir tutumunu şu hadiseyle bize aktarmıştır. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- elinde sarı pirinçten yapılma bilezik olan bir adam görmüş ve ona neden bunu taktığını sormuştur. Adam da elindeki acıyı gidermesi için taktığını söylemiştir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ona, bir an önce o şeyi çıkarıp atmasını emretmiştir. O adama o şeyin fayda vermeyeceğini, bilakis zarar vereceğini haber vermiştir. Şüphesiz ki iyileştirmesi için taktığı bilezik hastalığını arttıracaktır. Bunun da ötesinde ölene kadar takmaya devam ettiği müddetçe ahirette kurtuluştan mahrum kalacaktır.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâbı, “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtla gelir. Aynı zamanda şuna sövmüş, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunu dövmüş bir hâlde gelir. Bunun üzerine iyiliklerinin sevabı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenir. Sonra da cehenneme atılır.»
Müslim rivayet etmiştirPeygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ashabına: "Müflis olanın kim olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. Sahabeler: "Aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir." dediler. Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- "Kıyamet günü ümmetimden iflas etmiş kimse; namaz, oruç ve zekât gibi salih amel işleyen ve bununla beraber bir kimseye lanet eden, birine söven, birinin namusuna iftira atan, birinin malını yiyen ve bunu inkâr eden, birinin kanını akıtan ve o kimseye zulmeden, birine vuran ve o kimseyi küçük görendir" diye buyurdu. Zulmettiği kimseye onun iyiliklerinden verilir. Hakların iadesi ve yapılan zulümlerin hesabı görülmeden iyilikleri tükenirse mazlumun günahları alınıp zalimin defterine yazılır. Sonra da zalim kendisinde hiçbir hasenatı olmadan ateşe atılır.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak levhalar haline getirilir. Sahibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu plakalar soğudukça, süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar sahibine azap için tekrar kızdırılır. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e ya da Cehennem'e çıktığını görür.» Ya Rasûlallah! Peki zekâtı verilmeyen develerin durumu nedir? dediler. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Hakkı ödenmeyen her deve sahibi, -ki su başlarına geldikleri zaman sağılıp sütünün muhtaçlara dağıtılması da bu haklar arasındadır- Kıyamet Günü düz ve geniş bir sahaya yatırılır. O develer de en semiz hallerinde ve bir tek yavru bile dışarıda kalmamak şartıyla o kişiyi ayaklarıyla çiğner ve dişleri ile ısırırlar. Öndekiler geçtikçe arkadakiler gelir (aynı şeyi yapar). Süresi elli bin sene olan bir günde insanlar hakkında hüküm verilinceye kadar bu böyle devam eder. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e veya Cehennem'e çıktığını görür.» Ya Rasûlallah! Peki, zekâtı verilmeyen sığırlar ile koyunların durumu ne olacak? dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Hakkı (zekâtı) verilmemiş her sığır ve koyun sahibi, Kıyamet Günü düz ve geniş bir yere yatırılır. İçlerinde eğri boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzu kırık bir tane bile hayvan bulunmaksızın o hayvanlar o kişiyi boynuzları ile süser, toynakları ile çiğnerler. Öndeki geçince arkadaki onu takip eder ve bu durum süresi elli bin yıl olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar devam eder. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e veya Cehennem'e çıktığını görür.» Ya Rasûlallah! Ya atların durumu nedir? dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Atlar üç sınıftır. Kişi için yük olan at vardır, örtü olan at vardır, ecir ve sevap olan at vardır. Yük ve vebal olan at sahibinin sırf çalım satmak ve İslâm'a düşmanlık yapmak için beslediği attır. Bu, o adam için vebaldir, örtü olan at sahibinin Allah rızası için beslediği, binit ve koşum olarak üzerindeki Allah'ın hakkını ödediği, iyice bakıp gözettiği attır; bu sahibi için bir perde ve örtüdür. Ecir ve sevap olan ata gelince, o da sahibinin Müslümanlara yardımcı olmak maksadıyla Allah yolunda besleyip çayır ve bahçelerde otlattığı attır. Atın o çayır veya bahçeden yediği ve çıkardığı dışkılar sayısınca sahibine iyilik yazılır. Atlar, bağlı oldukları ipi koparıp bir ya da iki tepeye doğru koşarlarsa, Allah onların ayak izleri ve dışkıları sayısınca onun için sevap yazar. Ya da sahibi sulamak niyeti olmadığı halde onu bir nehir kenarından geçirirken at su içecek olsa, Allah onun (atın) içtiği su yudumları adedince sahibine iyilik yazdırır.»
Muttefekun aleyhPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bazı mal türlerini açıklamış ve Kıyamet Günü'nde zekâtlarını ödemeyenlerin cezasından bahsetmiştir. Bu mallar şunlardır: Birincisi: Altın, gümüş ve onların hükmünde olan mallar ile ticaret mallarıdır. Bunlardan zekâtı farz olduğu hâlde zekâtı verilmeyenler var ya; Kıyamet Günü bu mallar eritilir, levhalar hâline getirilir, Cehennem ateşinde kızdırılır ve sahibine azap edilmek üzere kullanılır. Onlarla yanı, alnı ve sırtı dağlanır. Her soğuduklarında tekrar kızdırılır. Bu azap, bir günü elli bin yıl süren Kıyamet Günü boyunca böyle devam eder; nihayet Allah kullar arasında hükmünü verir. Sonunda kişi ya Cennet ehlinden ya da Cehennem ehlinden olur. İkincisi: Develerin sahibi olup, farz olan zekâtlarını ve onlara ait hakları yerine getirmeyen kimsedir. Bu haklara, develerin sağımından, yanlarında bulunan yoksullara süt verilmesi de dahildir. Kıyamet Günü o develer, en iri, en semiz ve sayıca en fazla oldukları hâlde getirilir. Sahibi ise geniş ve düz bir araziye yüzüstü serilip bırakılır. Develer ayaklarıyla onu çiğner, dişleriyle ısırır. Ne zaman sürünün sonu üzerinden geçse, başı tekrar üzerinden geçmek için ona döndürülür. Bu azap, bir günü elli bin yıl süren Kıyamet Günü boyunca böyle devam eder; nihayet Allah kullar arasında hükmünü verir. Sonunda kişi ya Cennet ehlinden ya da Cehennem ehlinden olur. Üçüncüsü: Sığır ve küçükbaş (koyun ve keçi türleri) sahibi olup, bunların farz olan zekâtını vermeyen kimsedir. Kıyamet Günü bu hayvanlar, sayıca en çok oldukları hâlde, hiçbir eksik olmaksızın getirilir. Sahipleri ise geniş ve dümdüz bir araziye serilip bırakılır. Orada boynuzları eğri olan, boynuzu olmayan yahut boynuzu kırık olan hiçbir hayvan bulunmaz; bilakis hepsi en mükemmel hâlleriyle gelir. Hayvanlar onu boynuzlarıyla toslar, ayaklarıyla çiğner. Ne zaman sürünün sonu üzerinden geçse, başı tekrar üzerinden geçmek için ona döndürülür. Bu azap hâli, bir günü elli bin yıl süren Kıyamet Günü boyunca devam eder; nihayet Allah kullar arasında hükmünü verir. Sonunda kişi ya Cennet ehlinden ya da Cehennem ehlinden olur. Dördüncüsü: At sahibi olan kimsedir ki, üç sınıfa ayrılır: Birincisi: Bu kimse için günah sebebidir. O da atları riyâ için, övünme ve böbürlenme amacıyla ve Müslümanlara karşı savaşmak üzere edinen kimsedir. İkincisi: Bu kimse için bir örtü (koruyucu) olur. O da atları Allah yolunda cihad için edinen, ardından onlara iyi davranan; yemlerini, bakımlarını ve diğer masraflarını eksiksiz yerine getiren kimsedir. Buna, aygırının çiftleştirilmesine izin vermesi de dahildir. Üçüncüsü: Bu kimse için ecirdir. Bu da atları Müslümanlar için Allah yolunda cihat amacıyla edinen kimsedir. Atları bir mera ve otlakta bulunur; orada ne yerse, yediği kadar hasenat onun adına yazılır. Dışkıları ve idrarları sayısınca da kendisi için hasenat yazılır. Atlar, bağlı oldukları ipi (uzunluğu ölçüsünde) koparıp yüksek ve engebeli arazide koşup dolaştıklarında, Allah onların ayak izleri ve dışkıları sayısınca da onun adına hasenat yazar. Yine sahibi onları sulamayı kastetmediği hâlde, bir nehirden geçerken atlar su içerse, içtikleri su miktarınca Allah Teâlâ onun için hasenat yazar. Sonra Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e “Eşekler de atlar gibi midir?” diye soruldu. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Eşekler hakkında, onları özellikle konu alan bir hüküm indirilmemiştir; ancak benzeri az bulunan şu kısa fakat kapsamlı âyet vardır ve o, itaat ve isyan dâhil bütün ameller için genel bir ölçüdür. Yüce Allah’ın şu buyruğudur: {Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür; kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür.} [Zilzâl Suresi: 7-8] Buna göre, eşekleri edinmede itaat kastıyla hareket eden kimse bunun sevabını görür; günah maksadıyla hareket eden kimse de bunun cezasını görür. Bu hüküm, bütün amelleri kapsar.
Adiy b. Hâtim -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Sizden herkese Rabbi, aralarında bir tercüman olmaksızın, doğrudan doğruya hitap edecektir. Kişi o zaman sağına bakar, hayatta iken gönderdiği (hayırlı) amellerden başka bir şey göremez. Soluna bakar, orada da hayatta iken işlediği (kötü) amellerden başka bir şey göremez. Önüne bakar, karşısında (kendini beklemekte olan) ateşi görür. O halde artık bir hurmanın yarısı ile de olsa, kendinizi Cehennem ateşinden koruyun.»
Muttefekun aleyhPeygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, her Müminin kıyamet günü Allah’ın huzurunda tek başına duracağını haber vermektedir. O gün Allah Teâlâ, kuluyla tercüman olmaksızın, aracısız olarak konuşacaktır. İnsan, korkunun şiddetinden sağa ve sola bakacak; belki bir kurtuluş yolu bulup, önünde duran cehennem ateşinden kurtulmak için bir çare arayacaktır. Sağına baktığında sadece yaptığı salih amellerini görür. Soluna baktığında yaptığı kötülüklerden başka bir şey görmez. Önüne baktığında ateşten başka bir şey görmez ve sırattan geçmesi gerektiği için oradan başka yöne doğru sapamaz. Sonra Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Yarım hurma gibi küçük bir şeyle bile olsa, kendinizle Cehennem ateşi arasına sadakalardan ve salih amellerden bir himaye ve koruma koyun.
Ukbe b. Âmir el-Cühenî -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre: Bir grup insan Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in huzuruna geldi. Bunlardan dokuz kişinin biatini kabul etti, ancak birinin biatini kabul etmedi. Bunun üzerine onlar şöyle dediler: "Ey Allah'ın Rasûlü! Dokuz kişinin biatini kabul edip bunu bıraktın mı?" Rasûlullah şöyle buyurdu: «Onun boynunda takılı bir muska var.» Elini boyun kısmından elbisesinin içine soktu ve o muskayı kopardı sonra da onun biatini de kabul etti. Sonrasında şöyle buyurdu: «Kim, temîme (muska) takarsa, Allah'a şirk (ortak) koşmuştur.»
Ahmed rivayet etmiştirPeygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'e bir grup geldi ve sayıları on kişiydi. Bunlardan dokuzunun İslam dinine girmeleri ve kendisine uymaları hususunda biatlerini kabul etti. Onuncu kişinin biatini kabul etmedi. Bunun nedeni kendisine sorulduğunda, Peygamber -aleyhissalatu vesselâm- şöyle buyurdu: Onun boynunda (temime) muska var. Temime; kötülükten veya zarardan korunmak için boncuk ve diğer şeylerden yapılan boyuna bağlanan veya asılan şeydir. Bunun üzerine adam elini muskanın olduğu yere soktu, onu kopardı ve ondan kurtuldu. O vakit Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- onun biatini kabul etti. Muska takma hususunda uyarıda bulundu ve muska takmanın hükmünü şöyle açıkladı: "Muska takan kimse şirk işlemiş olur."
Ruveyfi -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bana şöyle dedi: «Ya Ruveyfi! Belki hayat senin için uzun sürer, insanlara şunu haber ver; kim muska veya nazarlık takarsa veya sakalını düğümler veyahut da hayvan tezeği ve kemikle istinca ederse (taharetlenirse) Muhammed o kimseden beridir.»
Nesâî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bu sahabeye ömrünün uzun olacağını, sakallarını uzun tutmak ya da korumak hususunda Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine muhalefet eden acem ve rahatlık ehlinin yaptığı gibi abesle iştigal edip onlara benzeyen kimselerle karşılaşacağını ya da kendilerine veya hayvanlarına kolye takarak tehlikeli şeyleri def ettiğine inanıp, şirk içeren vesileler edinerek tevhid akidesine halel getirenlerle karşılaşacağını veyahut da kemik ve hayvan tezeği ile isticmar yaparak Peygamberlerinin yasakladığı şeyleri yapan kimselerle karşılaşacağını haber vermiştir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- sahabisine bunları yapanlardan beri (uzak) olduğunu ümmetine bildirmesini vasiyet etmiştir.