





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh-'dan şöyle rivayet edilmiştir: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Sabit b. Kays’ı birkaç gün göremedi. Bir kişi “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben onun haberini öğrenip sana getiririm” dedi. Evine gidip baktığında başını eğmiş, düşünüp durduğunu gördü ve “Sana ne oldu?” diye sordu. O da “İyi değilim" dedi. Çünkü ben sesimi Peygamber’in sesinden yükseltiyordum. Benim amelim iptal oldu, Cehennem ehlinden oldum” dedi. Adam Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına gelerek durumu anlattı. Adam ikinci kez Sabit’in yanına gitti ve ona büyük bir müjde götürdü: Çünkü Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- «Git yanına, ona de ki: “Sen Cehennem ehlinden değilsin, ancak Cennet ehlindensin.» diye buyurdu.
Muttefekun aleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Sabit b. Kays -radıyallahu anh-'ı bir kaç gün göremeyince sordu. Bir kişi “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben neden görünmediğini, onun haberini öğrenip sana getiririm” dedi. Evine gidip baktığında başını eğmiş, üzgün bir şekilde onu buldu ve “Sana ne oldu?” diye sordu. O da “Kendisine isabet eden şerri haber verdi." Çünkü o sesini Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sesinden daha fazla yükseltiyordu. Allah Teâlâ böyle yapan kimsenin amelinin batıl ve Cehennem ehlinden olacağını haber vermiştir. Adam, Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına gelerek durumu anlattı. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bir daha Sabit’in yanına gitmesini Cehennem ehlinden değil, Cennet ehlinden olduğunu haber vermesini emretmiştir. Çünkü Sabit b. Kays'ın sesi yaratılıştan gürdü. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Ensar'ın şairiydi.
Abdullah b. Amr b. el-Âs -radıyallahu anh'-dan rivayet edildiğine göre, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'i şöyle söylerken işitmiştir: «Müezzini duyduğunuzda, sizde söylediklerini tekrar edin. Sonra da benim için salavat getirin. Kim benim için salavat getirirse, Allah da bunun karşılığında ona on defa salat eder. Sonra da Allah'tan benim için ''Vesile'yi'' dileyiniz. O, Cennet'te öyle bir makamdır ki yalnızca Allah'ın kullarından bir kuluna yaraşır. Umuyorum ki o, ben olurum. Kim benim için ''Vesile'yi'' dilerse ona şefaat edilir.»
Müslim rivayet etmiştirPeygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ezan okunduğu zaman müezzini duyan kimsenin Hayye ale's-salâh ve Hayye ale’l-felâh dışında onun söylediğinin aynısını tekrar etmesini öğretmiştir. Hayye ale's-salâh ve Hayye ale’l-felâh’dan sonra Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh denir. Ezan bittiğinde Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'e salat edilir. Kim ona bir salat getirirse bu salata karşılık Allah Teâlâ ona on salat eder. Yüce Allah'ın kuluna salat etmesi; meleklerin katında kulunu övmesi anlamına gelir. Sonra Allah Teâlâ'dan Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'e Vesile'yi vermesini istemeyi emretmiştir. O, Cennet'teki en üst makamdır. Yüce Allah'ın kulları arasında sadece bir kula yaraşır ve kolaylaştırılır. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- o kimsenin ben olacağını umuyorum diyerek tevazuda bulunmuştur. Çünkü bu yüksek makam sadece bir kişiye ait olacaksa, bu kişi Muhammed -sallallahu aleyhi ve selem- olur. Çünkü o yaratılmışların en faziletlisidir. Sonra kim, Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Vesile'ye ulaşması için dua ederse, kıyamette o kimseye şefaat edeceğini beyan etmiştir.
Osman b. Ebi’l-Âs -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına gelerek: "Ey Allah’ın Rasûlü! Şeytan benimle namazım ve kıraatim arasına girdi, karıştırmama sebep oldu.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Bu Hinzib denilen Şeytan'dır. Onu hissettiğin an ondan Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa tükür.» Osman dedi ki: “Ben böyle yaptım; Allah da onu benden uzaklaştırdı.”
Müslim rivayet etmiştirOsman b. Ebi’l-Âs -radıyallahu anh- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Şeytan benimle namazım arasına girdi, huşulu olmamı engelledi, kıraatimi karıştırmama sebep oldu ve onda şüphe etmeme sebep oldu dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona: «Bu Hinzeb denilen Şeytan'dır. Onu hissettiğin an Allah'a yönel, ondan Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa hafif bir şekilde tükür.» Osman -radıyallahu anh- : "Ben, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bana emrettiği şeyi yaptım. Allah da onu benden uzaklaştırdı." demiştir.
Abbâs b. Abdulmuttalib -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i şöyle derken işitmiştir: «Rab olarak Allah'tan, din olarak İslam'dan, rasûl olarak Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'den razı olan kimse imanın tadını almıştır.»
Müslim rivayet etmiştirPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- imanında samimi olan ve kalbi imanla huzura kavuşan bir Müminin, kalbinde rahatlık, genişlik, sevinç, huzur ve Allah Teâlâ'ya yakın olmanın lezzetini idrak edeceğini bildirmektedir. Bunun şartı üç şeyden razı olmasıdır: Birincisi: Kişinin Allah’ı rab olarak kabul etmesidir. Bu da, Allah’ın rububiyeti gereği kullara takdir ettiği rızık, hâl ve durumlar karşısında gönlünün genişlemesi, kalbinin huzur bulmasıyla gerçekleşir. Böyle kişi, Allah’ın takdir ettiği şeylere karşı kalbinde hiçbir itiraz bulundurmaz ve Allah’tan başka bir rab aramaz. İkincisi: İslam’ı din olarak kabul edip ondan razı olmasıdır. Bu da, İslam’ın içerdiği sorumluluklar ve farzlar karşısında gönlünün genişlemesi, içinin rahat olmasıyla gerçekleşir. Böyle kişi, İslam’ın yolundan başka bir yola yönelmez. Üçüncüsü: Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'den rasûl olarak razı olmasıdır. Bu da, onun getirdiği her şeye tereddüt ve şüphe duymadan gönlünün rahatça kabul edip, mutlulukla karşılamasıyla gerçekleşir. Böyle kişi, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yoluna uygun bir yol dışında başka hiçbir yola uymaz.
Abdullah b. Amr -radıyallahu anhumâ-'dan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Dört özellik vardır ki, kimde bunlar bulunursa o kimse tam bir münafık olur. Kimde de bu özelliklerden biri bulunursa, onu terk edinceye kadar onda münafıklıktan bir özellik bulunmuş olur: Konuştuğunda yalan söyler, anlaşma yaptığında hıyanet eder, söz verdiğinde sözünde durmaz, tartıştığında haddi aşar (haksızlık eder).»
Muttefekun aleyhPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir Müslümanda bulunması halinde, münafıklara çok benzemesine sebep olacak dört özellikten sakındırmıştır. Bu, söz konusu özellikler kişide baskın bir şekilde yerleşmişse geçerlidir. Yoksa nadiren görülen kimse bu kapsama girmez. Bunlar şunlardır: Birincisi: Konuştuğunda, kasten yalan söylemesi ve sözünde doğru olmamasıdır. İkincisi: Bir antlaşma yaptığında ona vefa göstermemesi ve muhatabına hıyanet etmesidir. Üçüncüsü: Söz verdiğinde sözünde durmaması ve verdiği sözü bozmasıdır. Dördüncüsü: Bir kimseyle tartışıp kavga ettiğinde, kavgası şiddetli olur, haktan sapar, onu çürütmek ve geçersiz kılmak için hileye başvurur, haksızlık eder ve yalan söyler. Nifak, içten farklı olanı dışa vurmaktır. Bu anlam, bu özelliklere sahip kişide mevcuttur. Onun nifakı, kendisiyle konuşanlara, verilen sözlere, emanet edilenlere, tartıştıklarına ve yapılan ahitlere karşı olur; İslam’da açıkça nifak içinde olan ve küfrü gizleyip, İslam'ını gösteren bir münafık değildir. Kimde bu özelliklerden biri bulunursa, o kişide o özelliği terk edene kadar nifaktan bir alamet vardır.
Ebû Vâkıd Hâris b. Avf -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- mescidde oturmuş, sahâbîler de onun etrafını almışken karşıdan üç kişi çıkageldi. İkisi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e doğru yöneldi, diğeri gitti. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelenlerden biri cemaatin arasında bir boşluk görüp oraya oturdu. Öteki ise cemaatin arkasına gidip oturdu. Üçüncü adam da çekip gitti. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sözünü bitirince (bunlar hakkında) şöyle buyurdu: «Size şu üç kişinin durumunu haber vereyim mi? Onlardan biri, Allah’a sığındı, Allah da onu barındırdı. Diğeri (insanları rahatsız etmekten) utandı, Allah da ondan haya etti. Ötekine gelince o, (bu meclisten) yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çevirdi.»
Muttefekun AleyhHadiste Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- mescidde insanlarla beraber otururken üç kişi onlara doğru gelmiştir. İkisi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e doğru yöneldi, diğeri gitti. Bu ikisi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ilim halkasının yanında ayakta durdular. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelenlerden biri cemaatin arasında bir boşluk görüp ilim halkasına; -Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in önünde daire şeklinde oturan kimselerdir- oraya oturdu. Öteki ise cemaatin arkasına gidip oturdu. Üçüncü adam da çekip gitti. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sözünü bitirince sahabelere size şu üç kişinin durumunu haber vereyim mi? diye buyurdu. Onlardan biri Allah’a sığındı, Allah da onu barındırdı. Yani Allah'ı zikretmek için boş bir yer bulup oturdu ve Allah Teâlâ bu mübarek meclisin faziletini ona bahşetti. Diğeri (insanları rahatsız etmekten) utandı, Allah da ondan haya etti. Sıkıştırmaktan imtina etti ve ilim halkasının arkasına oturdu ve meclisin bereketinden mahrum edilmedi. Ötekine gelince o, (bu meclisten) yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çevirdi. Sebepsiz yere ordan ayrıldı ve meclisin bereketinden mahrum kaldı.
Huzeyfe -radıyallahu anh- şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bizlere iki olay anlattı ki ben onlardan birini gördüm. Diğerini de beklemekteyim.Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle anlattı: Emanet, salih kimselerin gönüllerinin derinliğine indi. Sonra onlar Kur’an’ı ve sünneti öğrendiler.''Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bize ilmin kaldırılmasını anlattı:''Bilgili kişi uykuya dalar. O uyurken emanet kalbinden silinir. Emanetin izi, nokta halinde, yanık yeri gibi kalır. Sonra o kişi bir uyku daha uyurken emanetin geri kalanı da alınır. Bunun izi de balta sallayan bir işçinin avucundaki kabarcık gibi kalır. Şu halde emanet, senin ayağına düşürdüğün bir ateş parçasının düştüğü yeri şişirip senin onu bir kabarcık şeklinde görmen gibidir. Hâlbuki o kabarcıkta bir şey yoktur. İnsanlar sabaha erip alış verişe başlarlar. Hiç kimse emaneti eda etmek imkânını bulamaz! ‘Falan oğulları içinde emin bir adam vardır, emaneti ona verelim’ denilir. Bir kimse için ‘Ne akıllı, ne zarif, ne de güçlü!’ denilir. Hâlbuki onun kalbinde hardal tanesi kadar iman yoktur!''Huzeyfe -radıyallahu anh- şöyle demiştir: Bana öyle bir zaman geldi ki o zamanda ben ‘kiminle alış veriş edeceğim?’ diye tasalanmazdım! Eğer alışveriş yaptığım Müslüman ise onu, beni aldatmaktan İslam alıkoyardı. Yok, Hristiyan ise onu da vali alıkoyardı. Bugün ise ben falan ve falandan başka kimseyle alışveriş yapamıyorum.''
Muttefekun AleyhHadis emanetin kalplerden pederpey gideceğini açıklamaktadır.Eğer ondan ilk bölüm giderse nuruda gider ve arkasında yanık yer gibi kalır.O da kendinden önceki renge zıt olan izi gibi bir iz kalır.Eğer başka bir şeyde giderse kabarcık kalır ki o da sağlam bir iz olup biraz zaman geçtikten sonra kaybolur.Bu karanlık kendinden önce gelenin üzerindedir.Sonra da kalbe düşen ve kaldıktan sonra çıkan o nurun kaybolmasını ve onu karanlığın takip etmesini ayağına bir koru koyup yuvarlamasın ve onun ayakta iz bırakmasına benzetiyor.Sonra da o kor kaybolur kabarcık kalır.Taşı alıp ayağında yuvarlamasıyla daha fazla açıklama ve izah etmeyi istemiştir.(İnsanlar sabaha erişirler) emanetin kalktığı o uykudan sonra,(alış verişe başlarlar).Onlardan biri emaneti eda etmeye yaklaşır.Fiili olarak edasının yanında hatta şöyle denir.Bu özelliğin değerinden ve bununla nitelenen kişinin meşhur olmasından dolayı falan oğulları içinde emin bir adam vardır, emaneti ona verelim’ denilir.Bir kimse için (Ne de güçlü!)iş yapma konusunda.(Ne zarif) Ne akıllı (Uyanıklığı ve zekası) denilir.Hâlbuki onun kalbinde hardal tanesi kadar iman yoktur! Onun şubelerinden olan emanetin olması hiç mümkün değildir.Bana öyle bir zaman geldi ki o zamanda ben ‘kiminle alış veriş edeceğim?’ diye tasalanmazdım!Yani beyat ettiğim kişi konusunda önemsemem çünkü bildiğim üzere emanet kalmamıştır.İnsanlarda ahde vefa vardır.İnsanlara olan güvenim ve onların emin olmaları sebebiyle karşılaştığım kişişinin durumunu araştırmadan ona beyat etmek için adım atardım.Ama bugün azı müstesna emanet kayboldu bunun için de dedi ki:Bugün ise ben falan ve falandan başka kimseyle alışveriş yapamıyorum.''Yani bildiğim ve güvendiğim kişiler.Kirmânî dedi ki:Emanetin kaldırılması Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in zamanında ortaya çıktı diye söyledim.
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh- şöyle dedi: Bir adam, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanında otururken birisi o adamın yanından geçti. Adam: "Ey Allah'ın elçisi! Ben bu adamı seviyorum" dedi. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- yanında oturan adama: «Ona, kendisini sevdiğini haber verdin mi?» diye sordu. Adam: "Hayır!" diye cevap verdi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Ona bunu haber ver!» buyurdu. Adam kalkıp o adama yetişti ve ona: "Seni Allah için seviyorum" dedi. Adam da ona: "Beni kendisi için sevmiş olduğun Allah da seni sevsin" dedi.
Nesâî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirBu Nebevi hadisi şerif, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in emrini uygulamak için gelmiştir. O da, kişi kardeşini sevdiğinde sevdiğini ona bildirmesidir. Nebi -sallallahu aleyhi ve selem- ile Enes -radıyallahu anh- arasında geçen konuşmada, Enes, ben bu adamı seviyorum dediğinde Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ona kendisini sevdiğini haber verdin mi? diye sordu. Müslüman olan kimse bir kişiyi sevdiğinde onun, kardeşine; seni seviyorum demesinin sünnetten olduğuna delalet eder. Bu kelime sevgiyi kalbinden söylediğini gösterir. Çünkü insan kardeşinin kendisini sevdiğini bilirse o da onu sever. Diller konuşmasa da kalpler birbirini tanır ve uyum içinde olur. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Ruhlar, askerî birlikler gibidir. Birbirleriyle tanışan ruhlar, birbirleriyle kaynaşırlar, tanışmayanlar da ayrılığa düşerler.» Ancak insan dili ile söylerse kalpteki muhabbeti arttırır. Seni Allah için seviyorum der.
Ebû Şureyh Huveylid b. Amr el-Huzâî -radıyallahu anh-'ın Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: «Allah’a ve Ahiret gününe iman eden kimse komşusuna iyilik etsin, ikramda bulunsun.» Sahabeler: Ey Allah'ın Rasûlü! Misafirin (caizesi) ikramı nedir? diye sordular. O (sallallahu aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: «Misafiri, bir gün ve bir gece ağırlamaktır. Misafirlik üç gündür. Bundan sonrası da ona sadakadır.» Başka bir rivayette: «Bir müslümana, kardeşini günaha sokacak kadar onun yanında kalması caiz değildir.» (Sahabeler) Ey Allah'ın Rasûlü! Onu nasıl günaha sokar? diye sordular. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Kardeşinin yanında kalır ve (ev sahibinin misafirine) ikram edecek bir şeyi yoktur.»
Her iki rivayeti de Muttefekun Aleyh'dirEbû Şureyh el-Huzâî -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Kim Allah'a ve ahiret gününe ikram ederse misafirine ikram etsin.» Bu da misafire ikram etmeye teşvik ve hırslandırma babındandır. Misafire ikram etmek Allah'a ve Ahiret gününe imanın işaretlerindendir ve Allah'a ve Ahiret gününe imanın tam olduğunun göstergesidir. Misafire ikram şu şekilde olur: Güler yüz, güzel söz, üç gün yemek yedirmektir. Birinci günü gücü yettiği ve var olandan, daha sonraki günlerde kendini zorlamadan var olandan ikram ile olur. Misafirine ve kendi nefsine zorluk çıkarmaması için bunu böyle yapar. Üç günden sonra yapacağı ikram sadakadan sayılır, dilerse ikram eder dilemezse etmez.«Misafirine bir gün bir gece ikramda bulunsun, misafir etmek gecesiyle gündüzüyle üç gündür.» sözüne gelince; ilim adamları ödül anlamına gelen caize kelimesinin anlamı hakkında, misafire bir gün bir gece önem vermek demişlerdir. Her türlü iyilik ve hayırla misafire ikramda bulunmaktır. Ancak ikinci ve üçüncü güne gelecek olursak, ev sahibi misafiri evinde bulunan şeylerden doyurur. Normalde kendisinin yediği şeylerden fazlasını yapmaz. Ancak üç günden fazla olursa bu sadaka ve iyilik olur. Dilerse ikram eder diemezse etmez. Müslim'in rivayetinde ise: «Misafir, ev sahibinin yanında onu günaha sokacak kadar kalmaz.» Manası; misafirin, ev sahibinin yanında üç günden fazla kalarak onu günaha sokması caiz değildir. Çünkü ev sahibi çok kalmasından dolayı misafir hakkında gıybet edebilir, ona eziyet verecek şeyi sunabilir, onun hakkında caiz olmayan bir şeyi düşünebilir. Bütün bunlar eğer misafir ev sahibinin çağrması haricinde üç günden fazla kalırsa ona hamledilir. Bilinmesi gereken; misafire ikram etmek, gelen misafirin durumuna göre değişir. İnsanlardan bazıları o topluluğun önde gelenlerinden ve seçkinlerinden olabilir, onlara layık oldukları ikramda bulunulur. İnsanlardan bazıları orta halli olanlardandır, onlara da gereği gibi ikramda bulunulur. Bazıları da durum itibariyle daha alt tabakadan olan insanlardır.