





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Fadâle b. Ubeyd -radıyallahu anh-’dan rivâyete göre, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- cemaatle namaz kılarken bazı kişiler açlıktan dolayı bayılıp düşerlerdi. Öyle ki bedeviler, bunları görünce bunlar delidirler demişlerdi. -Bunlar Ashab-ı Suffe denilen mescidin bir bölümünde günlerini geçiren kimselerdi. - Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- namazını kılıp bitirince onların yanına geldi ve şöyle buyurdu: “Allah katında nelere sahip olduğunuzu bir bilmiş olsaydınız ihtiyaç ve sıkıntınızın daha da artmasını isterdiniz.”
Tirmizî rivayet etmiştirHadiste, açlık ve güçsüzlük sebebiyle namazda kıyamları esnasında yere düşen sahabelerden bahsedilmektedir. Bunlar, sahabeden sayıları bazen artıp eksilse de yetmiş kadar olan fakir ve garip kimselerdi. Bunlar mescidin suffe denilen yerinde ikamet eden ve kalacak yerleri, malları ve çocukları olmayan kimselerdi. Hatta öyle ki, bedeviler, onların deli olduklarını sanıyorlardı. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- (o fakir sahabelere) şöyle buyurdu: “Allah katında nelere sahip olduğunuzu bir bilmiş olsaydınız ihtiyaç ve sıkıntınızın daha da artmasını isterdiniz.”
Ebû Hureyre -radıyallahu anh- şöyle dedi: Bir adam Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelerek: Ben açım, dedi. Allah’ın Rasûlü hanımlarından birine haber salarak yiyecek bir şey göndermesini istedi. O da: Seni peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yok, dedi.Peygamber bir başka hanımından yiyecek bir şeyler istedi. O da aynı cevabı verdi. Daha sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in öteki hanımları da: Seni peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yok, diye haber gönderince, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ashâbına dönerek:“Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister?” diye sordu. Ensardan biri: Ben misafir ederim, yâ Rasûlallah, diyerek yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca karısına: Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in misafirini ağırla, dedi. Bir başka rivayete göre karısına: Evde yiyecek bir şey var mı? Diye sordu. Hanımı: Hayır, sadece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var, dedi. Sahâbî: Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafirimiz içeri girince de lambayı söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım, dedi. Sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu; onlar da aç yattılar. Sabahleyin o sahabe Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. Onu gören Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allah Teâlâ memnun oldu.''
Muttefekun AleyhBir adam Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına geldi ve ben ve açlık sebebiyle zorluk çekiyorum dedi.Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- bazı hanımlarına gönderdi.Hanımı Allah'a yemin olsun ki benim yanımda sudan başka hiçbir şey yoktur.Bir başka hanımına gönderdi o da aynı şeyi söyledi.Bunu bütün hanımlarına yaptı ve hepsi bir hanımının dediği gibi söylediler.Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:''Kim bu gece bu adamı misafir edecek?Ensardan bir adam dedi ki:Ey Allah'ın Rasûlü ben onu misafir edeyim.Sonra da onunla beraber evine gitti.Hanımına dedi ki:Senin yanında misafirimize ikram edeceğimiz bir şey var mı? O da dedi ki:Hayır çocukların yemeğinden başka yok.Ona dedi ki onları bir şeyle oyala.Eğer akşam yemeği isterlerse onları uyut.Ve hanımına lambayı söndürmesini emretti.Misafir o ikisinin yediğini zannetti.Misafir doydu.Ve onlar Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellme-'in misafirine ikram etmek için doymadan gecelediler.Sabahlayınca Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-!in yanına gittiler.Onu gören Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Bu gece misafirlerine yaptıklarından Allah Teâlâ'nın memnun olduğunu haber verdi.Memnun olmak zahiri manasındadır .Çünkü memnun olmak memnun olunacak bir fiildir.O güzel görülen bir şey olup hoş görülmeyen değildir.Allah Azze ve Celle o gece yaptıklarından memnun oldu.
Şeddâd b. Evs -radıyallahu anh-’dan merfû olarak rivayet olunduğuna göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’den şu iki şeyi ezberledim: «Muhakkak ki Allah, Muhsin’dir. Her şeye ihsânda bulunmayı/güzelce davranmayı sever. Öldürdüğünüz zaman güzelce öldürün. Hayvanı boğazladığınız zaman da güzelce boğazlayın. (sizden biri hayvanı boğazlayacağı zaman) bıçağını keskinleştirsin ve hayvanını rahat ettirsin (ona eziyet etmesin).»
Abdurrezzâk rivayet etmiştir - Müslim rivayet etmiştirŞeddâd b. Evs -radıyallahu anh-, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’den iki şey öğrenmiştir. Bunlardan ilki, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in; «Muhakkak ki Allah, Muhsin’dir. Her şeye ihsânda bulunmayı/güzelce davranmayı sever.» sözüdür. Allah’ın isimlerinden biri de el-Muhsin’dir. El-Muhsin’in anlamı, lütuf sahibi olan, ihsanda bulunan, nimet veren, Er-Rahîm ve Er-Raûf: çok merhametli olan anlamına gelir. Allah Subhânehu ve Teâlâ, ihsan ve lütufta bulunmayı, rahmet etmeyi ve çokça bağışlamayı sevendir. Şeddâd -radıyallahu anh-’ın Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’den öğrendiği ikinci şey şu sözdür: «Öldürdüğünüz zaman güzelce öldürün. Hayvanı boğazladığınız zaman da güzelce boğazlayın. (Sizden biri hayvanı boğazlayacağı zaman) bıçağını keskinleştirsin ve hayvanını rahat ettirsin (ona eziyet etmesin).» Kendisi ile savaşılan kâfir, mürted (dinden çıkmış) ve bunun gibi öldürülmesi helal olan (ve öldürülmesi gereken) kimseleri, öldürürken güzelce öldürün yani öldürme şeklini güzelce yapın. Aynı şekilde boğazlanacak hayvanı da bıçağı keskinleştirerek ve boğazlama işinde acele ederek rahat ettirin (eziyet etmeyin). Boğazlanacak hayvanı, daha önce boğazlanmış olan hayvanın yanında boğazlamamak ve bir hayvanı diğerinin yanında boğazlamamak sünnettendir. Aynı şekilde boğazlanacak hayvanı sürüklememek de sünnettendir.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh- anlatıyor: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: «Müslüman bir kimse, namaz ve zikir için mescidi vatan edindiği (çokça gitmeyi alışkanlık haline getirdiği) zaman Allah'ın onun bu halinden duyduğu sevinç, tıpkı gurbette bir kimsesi olan kimselerin onun yanlarına dönmesiyle (kavuşmaktan) duydukları sevinç gibidir.»
İbn Mâce rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirMüslüman bir kimse, namaz ve zikir için mescide gelmeye devam ettiği müddetçe (çokça gitmeyi alışkanlık haline getirdiği) zaman Allah Teâlâ onun bu halinden sevinç duyar ve mutlu olur, tıpkı gurbette bir kimsesi olan kimselerin onun yanlarına dönmesiyle (kavuşmaktan) duydukları sevinç gibidir. Sevinç sıfatının rahmet, şefkat/acıma ya da başka bir manaya geldiğini söyleyerek te’vil etmek caiz değildir. Bilakis, tahrif, ta’til, tekyif, temsil yapmadan bu sıfatın ispatı farzdır/gerekir. Bunu bilmekle beraber el-beşbeşetü yani (sevinç) rahmetin ve şefkatin gerekliliğindendir. En doğrusunu Allah bilir.
Ebu Musa el-Eş'arî -radıyallahu anh- merfu olarak anlatıyor: Kıyamet günü olduğu zaman Allah -Azze ve Celle- her bir Müslümana bir yahudi yahut bir hristiyan sunar da; bu senin ateşten kurtulmandır, fidyendir.” diye buyurur. Başka bir rivayette ise «Kıyamet günü Müslüman insanlardan günahları dağlar gibi olan kimseler getirilir. Allah onları bağışlar.» şeklindedir
Müslim rivayet etmiştirBu hadisin anlamı, Ebu Hureyre -radıyallahu anh-’ın rivayet ettiği şu hadiste açıklanmıştır: “Her kimsenin cennette ve cehennemde bir yeri vardır. Mümin cennete girdiği zaman, onun yerine bir kâfir geçer. Çünkü küfrü (inkârı) sebebiyle bunu hak eden odur.” “O senin fidyendir.” ifadesinin anlamı; sen ateşe atılacaktın, işte bu senin fidyendir, demektir. Çünkü Allah, ateşi kendileriyle dolduracağı kimseler takdir etmiştir. Kâfirler günahları sebebiyle ateşe girince bu şekilde Müslümanlar için fidye haline gelmiş oldular. Allah en iyi bilendir.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Üç kişiden başka beşikte konuşan (bebek) olmamıştır! (Beşikte konuşanların birincisi) Meryem oğlu İsa -aleyhisselam-’dır. Beşikte konuşanların ikincisi ise Cureyc'e nispet edilen çocuktur. Cureyc ibadete düşkün bir kimseydi. Cureyc kendisine bir manastır yaptı ve bir gün manastırda namaz kılarken annesi gelip, Ey Cureyc! diye seslendi. Cureyc kendi kendine: –Ey Rabbim! Anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek namazına devam etti. Annesi de dönüp gitti. Ertesi gün namaz kılarken annesi yine geldi ve Ey Cureyc! diye seslendi. Cureyc yine kendi kendine: –Ey Rabbim! Anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek namazına devam etti. Annesi de dönüp gitti. Ertesi gün namaz kılarken annesi yine geldi ve Ey Cureyc! diye seslendi. Cureyc yine kendi kendine: –Ey Rabbim! Anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek namazına devam etti. Bunun üzerine annesi: –Ey Allahım! Fahişe kadınların yüzlerine baktırmadıkça Cureyc’in canını alma! dedi. Bir gün İsrailoğulları birbirlerine Cureyc’i ve ibadete düşkünlüğü hakkında konuşuyorlardı. Güzelliğiyle meşhur fahişe bir kadın da oradaydı. O fahişe kadın, İsrailoğullarına: –Eğer siz isterseniz, ben onu sizin için muhakkak fitneye (yani zinaya) düşürürüm dedi. Bu fahişe kadın kendisini Cureyc’e arz edip (cinsel ilişkiye girmek) istedi. Fakat Cureyc o fahişe kadına iltifat edip dönüp bakmadı bile. Sonra bu fahişe kadın, Cureyc’in manastırında kalan bir çobana geldi ve onunla cinsel ilişkiye girdi. Buna müteakiben çobandan hamile kaldı. Çocuğunu dünyaya getirince, çocuğun Cureyc’ten olduğunu söyledi. Bunun üzerine halk, Cureyc’in yanına varıp onu aşağı indirdiler ve manastırını yıkıp Cureyc’i dövmeye başladılar. Cureyc onlara: –Ne yapıyorsunuz? diye sordu. Onlar da Cureyc’e: –Sen, bu fahişe kadınla zina ettin ve o da senden bir çocuk doğurdu, dediler. Cureyc: –Çocuk nerededir? diye sordu. Onlar çocuğu Cureyc’e getirdiler. Cureyc: –Bırakın beni de namaz kılayım! dedi. Buna müteakiben namazı kılıp bitirince çocuğun yanına gelip karnına dürttü ve: –Ey çocuk! Senin baban kimdir? diye sordu. Çocuk da: –Babam falan çobandır, diye cevap verdi. Bunun üzerine halk, Cureyc’e dönerek onu öpmeye ve okşamaya başladılar. İsrailoğulları Cureyc’e: –Sana altından bir manastır yapacağız, dediler. Cureyc ise onlara: –Hayır, manastırı önceden olduğu gibi çamurdan yapın! dedi. İsrailoğulları da öylece yaptılar. (Beşikte konuşanların üçüncüsüne gelince) Çocuğun biri günün birinde annesini emerken asil bir ata binmiş çok güzel elbiseler giyinmiş bir adam oradan geçti. Çocuğun annesi: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu da onun gibi yap! dedi. Çocuk annesinin memesini bıraktı, o adama doğru döndü ve ona bakarak: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedi ve sonra tekrar annesinin memesine dönüp emmeye başladı. Ebu Hureyre -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bunu bize anlatırken şehadet parmağını ağzına koyup onu emmeye başlayarak çocuğun emişini temsil edişi hâlâ gözümün önündedir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sözüne şöyle devam etti: Sonra o, çocuğu emziren kadının yanından bir cariye geçirdiler ki o cariyeyi götürenler, onu hem dövüyorlar hem de: –Sen zina ettin! Sen hırsızlık yaptın! diye söyleniyorlardı. O cariye ise: –Allah bana yeter! O ne güzel vekildir! diyordu. Çocuğun annesi: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu onun gibi yapma! dedi. Çocuk yine annesinin memesini bıraktı da o cariyeye baktı ve: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedi. Bundan sonra, anne ile çocuk, karşılıklı konuşmaya başladılar. Çocuğun annesi: –(Ey oğlum! Sütüm) boğazına dursun! –Yakışıklı bir adam geçti, onu görünce ben: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu da onun gibi yap! dedim. Sen ise: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedin! Sonra şu cariyeyi döverek ve: –Sen zina ettin! Sen hırsızlık yaptın! diye diye yanımızdan geçirdiler. Bunu üzerine ben: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu onun gibi yapma! dedim. Sen ise: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedin! (Çocuk annesine) şöyle dedi: –Kuşkusuz ki o adam kibirli, zalim biri idi. Ben de: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedim. –Ve şüphesiz şu kadın ki; zina etmediği halde, zina ettin! Hırsızlık yapmadığı halde, hırsızlık yaptın! diyorlardı. Ben de: Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedim."
Muttefekun AleyhMüellif –Allah ona rahmet etsin- Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'ın Peygamber efendimiz –sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivayet ettiği hadiste Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve selem-'in şöyle buyurduğunu zikretmiştir: Üç kişiden başka beşikte konuşan olmamıştır. Birincisi: Meryem oğlu İsa –sallallahu aleyhi ve sellem-'dir. Meryem oğlu İsa Allah Azze ve Celle’nin mucizelerinden olup, beşikteyken konuşmuştur. İkincisi: Cureyc’e nispet edilen çocuktur. Cureyc ibadete düşkün bir kimseydi. Allah Azze ve Celle onu kendisine atmak istedikleri töhmetten temize çıkarmıştır. Bu mucizeyi onun kerameti olarak göstermiş ve beşikteki çocuğun konuşmasını sağlayarak ona atılan iftiradan onu temizlemiştir. Üçüncü olarak beşikte konuşan çocuk ise; güzel ve yetenekli bir ata binmiş, iyi giyinmiş ve yakışıklı bir adam oradan geçince annesini emen çocuktur. Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- annesinin memesini emen çocuğun durumunu temsil ederken işaret parmağını ağzına alıp onu emerek hakikatte nasıl olduğunu anlatmıştır. Çocuk: Ey Allahım! Beni onun gibi yapma! dedi. Sonra o, çocuğu emziren kadının yanından bir cariye geçirdiler ki o cariyeyi götürenler, onu hem dövüyorlar hem de: Sen zina ettin! Sen hırsızlık yaptın! diye söyleniyorlardı. O cariye ise: Allah bana yeter! O ne güzel vekildir! diyordu. Çocuğun annesi Çocuğunu emzirirken Ey Allahım! Benim çocuğumu onun gibi yapma! Dedi. Çocuk yine annesinin memesini bıraktı da o cariyeye baktı ve Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedi. Annesiyle karşılıklı konuşmaya başladılar. Annesi yakışıklı bir adamın yanından geçtim ya da o benim yanımdan geçti, onu görünce ben: Ey Allah'ım! Benim çocuğumu da onun gibi yap! dedim, sen ise: Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedin. Çocuk ise evet dedi. Kuşkusuz o adam kibirli, zalim biri idi. Ben de: Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedim. Şüphesiz o kadına gelince; zina etmediği halde, zina ettin! Hırsızlık yapmadığı halde, hırsızlık yaptın! diyorlardı. O, ise Allah bana yeter! O ne güzel vekildir! diyordu. Ben de: Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedim. Yani işimi Allah’a döndürerek zinadan ve hırsızlıktan beni temiz kıl anlamındadır. Kadının şu sözünde olduğu gibi; Allah bana yeter! O ne güzel vekildir.
Saîd İbn Cubeyr haber verip şöyle dedi: Ben İbn Abbas’a, Nevfe'l-Bekâlî, Hızır'ın arkadaşı olan Mûsa, İsrâîloğulları'nın Musa'sı değildir; o başka bir Musa'dır diye iddia ediyor, dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-: Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir, dedi ve hadisi şöyle nakletti. Bize Ubey b. Ka'b -radıyallahu anh-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve selllem-'den şöyle tahdîs etti: Musa Peygamber -aleyhisselam- İsrailoğulları içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine, insanların en âlimi kimdir? diye soruldu. O; en âlim benim, diye cevap verdi. Bu husustaki ilmi Allah en bilendir diyerek Allah'a döndürmediğinden dolayı Allah, onu azarladı da: "Evet, iki denizin birleştiği yerde benim bir kulum var, işte o senden daha âlimdir" buyurdu. Mûsâ-aleyhisselam-: "Ey Rabb'im, onu görmeyi bana kim tekeffül eder?" dedi. -Bazen râvî Sufyân: Ey Rabbim, ona nasıl yol bulayım? şeklinde söyledi. Ona: Bir balık alır ve onu bir zembil içinde taşırsın. Onu nerede kaybedersen o kulum işte oradadır, dedi. Bazen de aynı manâya olan "Semme" yerine "Semmeh" dedi. -Mûsâ -aleyhisselam- bir balık aldı ve onu bir zembil içine koydu. Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselam- hizmetçi genci Yûşa' İbn Nûn ile birlikte gitti. Nihayet o kayanın yanına varınca başlarını yere koydular. Akabinde Mûsâ -aleyhisselam- uyudu. Bu arada balık debelendi ve zembilden çıkıp denize düştü. Ve deniz içinde kendine şaşılacak bir surette su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yolunu açıp gitti. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün yürüdüler. Nihayet sabah olunca Mûsâ-aleyhisselam- hizmetçisine: "Kuşluk yemeğimizi getir, yemin olsun biz bu seferimizden garip bir yorgunluk duyduk" dedi. Hâlbuki Mûsâ, Allah'ın emrettiği o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Hizmetçi delikanlısı, Musa'ya -aleyhisselam-'a: Gördün mü, taşın yanında barındığımız zaman balığı (yani balığın gittiğini haber vermeyi) unutmuşum. Bunu söylemeyi bana unutturan da Şeytan'dan başkası değil, balık deniz içinde şaşılacak bir surette yolunu tutup gitti. Balığın girmesi için suda bir oyuk meydana geldi. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Mûsâ-aleyhisselam- ile hizmetçisince hayret edilecek bir şey olmuştu. Mûsâ-aleyhisselam- gence: "Zaten aramakta olduğumuz bu idi" dedi. Bunun üzerine kendi izleri üzerinde, izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki, elbiseye bürünmüş bir adam duruyor. Mûsâ -aleyhisselam- ona selâm verdi. O da selâmı aldı ve: "Senin bulunduğun yerde selâm nereden (yani nasıl olur)?" dedi. "Ben Musa'yım" dedi. O: "İsrâiloğulları'nın Musa'sı mı?" diye sordu. "Evet" dedi. Mûsâ (sonra yine söze başlayıp): "Sana öğretilen rüşt ve hidayetten bana bir şey öğretmen için senin yanına geldim" dedi. Hızır-aleyhisselam-: (Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin.) "Yâ Mûsâ! Ben, Allah 'ın bana öğrettiği öyle bir ilim üzerindeyim ki, sen onu bilemezsin. Sen de Allah'ın öğrettiği, Allah ilminden öyle bir ilim üzerindesin ki, onu da ben bilemem, cevabını verdi." Mûsâ -aleyhisselam- ona: "Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?" dedi. O da: "Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin. İçyüzünü kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?" dedi. O da: "Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim" dedi. O: "Eğer bu suretle bana tâbi olacaksan ben sana anıp söyleyinceye kadar sen bana hiçbir şey sorma!" dedi. Bundan sonra deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına bir gemi uğradı. Kendilerini gemiye almaları için gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye bindikleri zaman bir serçe kuşu geldi, geminin kenarına kondu ve denizden bir iki gaga su aldı. Hızır -aleyhisselam-, Musa -aleyhisselam-'a: "Yâ Mûsâ! Benim ilmimle senin ilmin, Allah'ın ilminden bu serçenin gagasıyla denizden aldığı su kadar bile eksiltmez." dedi. Derken Hızır -aleyhisselam-, eline bir balta aldı da gemi tahtalarından birini söktü. Râvî: Mûsâ -aleyhisselam- farkına varmadan Hızır keserle bir tahta sökmüştür, dedi. Musa -aleyhisselam- ona: "Sen ne yaptın? Adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine almışlarken sen gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun? Andolsun, sen büyük bir iş yaptın" dedi. Hızır-aleyhisselam-: "Sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ -aleyhisselam-: "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme, şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme" dedi. Hakikaten Musa'nın bu ilk muhalefeti Musa'dan bir unutma eseri olmuştu. Denizden karaya çıktıkları zaman, diğer çocuklarla birlikte oynamakta olan bir oğlana uğradılar. Hızır hemen o çocuğun başından tuttu ve onu eliyle şöyle kopardı. Râvî Sufyân, parmaklarının uçlarıyla sanki bir şey koparır gibi işaret edip göstermiştir. Mûsâ ona: "Tertemiz, masum bir canı diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın." dedi. O zat: "Ben sana beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ-aleyhisselam-: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme; o takdirde tarafımdan muhakkak özre ulaşmışsındır" dedi. Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına vardılar ki, ora ahalisinden yemek istedikleri hâlde onlar, bunları konuk etmekten çekinmişlerdi. Derken yıkılmak isteyen bir duvar buldular. Hızır, bunu eliyle şöyle doğrultuverdi. "Râvî Sufyân, eliyle birşeyin üstünden mesheder gibi işaret etmiştir. Râvî Alî b. Abdillah el-Medînî: Ben Sufyân b. Uyeyne'den ancak bir kere "Meyledici" sözünü söylerken işittim, demiştir. Mûsâ -aleyhisselam-: "Bunlar, kendilerine geldiğimiz, bizlere yemek yedirmeyen ve bizleri ağırlamayan bir kavimdir. Sen onların yıkılmaya yüz tutmuş olan duvarına geldin de onu doğrulttun. İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi. O zât: "İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim" dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kıssayı buraya kadar hikâye ettikten sonra-: «Ne olurdu sabredeydi de, aralarında geçecek haberlerini Allah bize kıssa yapaydı.» buyurmuştur.
Muttefekun AleyhSaîd b. Cubeyr haber verip şöyle dedi: Ben İbn Abbas -radıyallahu anhuma-’ya: Nevfe'l-Bekâlî, Hızır'ın sahibi olan Mûsâ, İsrâîloğulları'nın Musa'sı değildir; o başka bir Musa'dır diye iddia ediyor, dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-: Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir, dedi. Bu azarlama ve uyarma olarak söylenmiştir. Nevf hakkında bir kötüleme değildir. Çünkü İbn Abbâs -radıyallahu anhumâ- bu sözünü kızgınlık anında söylemiştir. Kızgınlık anındaki sözler genellikle gerçeği yansıtmaz. Onu yalanlaması, doğru olanı söylemediğinden dolayıdır. Bundan onun bu işi kasten böyle yaptığı anlaşılmaz. Sonra Nevf'in yalan söylediğine Ubey b. K'ab -radıyallahu anh- ile delil getirdi ve hadisi şöyle nakletti: Bize Ubeyy b. Ka'b-radıyallahu anh-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den şöyle haber etti: "Musa Peygamber -aleyhisselam- İsrailoğulları içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine: "İnsanların en âlimi kimdir?" diye soruldu. O; en âlim benim, diye cevap verdi. Musa -aleyhisselam- bunu, kendi bildiği üzere söylemiştir. Bu husustaki ilmi Allah en bilendir diyerek Allah'a döndürmediğinden dolayı Allah, onu azarladı da: "Evet, iki denizin birleştiği yerde benim, ismi Hızır olan bir kulum var, işte o senden daha âlimdir" buyurdu. Mûsâ-aleyhisselam-: "Ey Rabb'im, onu görmeyi bana kim tekeffül eder?" dedi. -Bazen râvî Sufyân: "Ey Rabbim, ona nasıl yol bulayım? şeklinde söyledi. Ona: Bir balık alır ve onu bir zembil içinde taşırsın. Onu nerede kaybedersen o kulum işte oradadır" dedi. Mûsâ bir balık aldı ve onu bir zembil içine koydu. Bundan sonra Mûsâ, hizmetçi genci Yûşa' İbn Nûn ile birlikte gitti. Nihayet o kayanın yanına varınca başlarını yere koydular. Akabinde Mûsâ -aleyhisselam- uyudu. Bu arada balık debelendi ve zembilden çıkıp denize düştü ve deniz içinde kendine şaşılacak bir surette su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yolunu açıp gitti. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün yürüdüler. Nihayet sabah olunca Mûsâ -aleyhisselam- hizmetçisine: "Kuşluk yemeğimizi getir, yemin olsun biz bu seferimizden garip bir yorgunluk duyduk" dedi. Hâlbuki Mûsâ -aleyhisselam-, Allah'ın emrettiği o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Hizmetçi delikanlısı, Musa -aleyhisselam-'a: "Gördün mü, taşın yanında barındığımız zaman balığı (yani balığın gittiğini haber vermeyi) unutmuşum. Bunu söylemeyi bana unutturan da Şeytan'dan başkası değil" dedi. Balık deniz içinde şaşılacak bir surette yolunu tutup gitti. Balığın girmesi için suda bir oyuk meydana geldi. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Mûsâ -aleyhisselam- ile hizmetçisince hayret edilecek bir şey olmuştu. Mûsâ, gence: "Zaten aramakta olduğumuz bu idi" dedi. Bunun üzerine kendi izleri üzerinde, izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki, elbiseye bürünmüş bir adam duruyor. Mûsâ -aleyhisselam- ona selâm verdi. O da selâmı aldı ve: "Senin bulunduğun yerde selâm nereden (yani nasıl olur)?" dedi. Bu da o vakit o bölgede müslümanların olmadığının delilidir. Ben Musa'yım, dedi. Hızır -aleyhisselam-: "İsrâiloğulları'nın Musa'sı mı?" diye sordu. "Evet" dedi. Bu da peygamberlerin ve diğerlerinin Allah Teâlâ'nın onlara öğrettiği haricinde gaybı bilmediklerine delildir. Çünkü Hızır -aleyhisselam- gaybı bilseydi Musâ -aleyhisselam-'a sormadan önce onu tanırdı. Burası İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-'nın hadisi zikretme sebebinin zikredildiği bölümüdür. Mûsâ -aleyhisselam- (sonra yine söze başlayıp): "Sana öğretilen rüşt ve hidayetten bana bir şey öğretmen için senin peşinden gideyim mi?" dedi. Dinin şartlarından olmadığı müddetçe şeriat sahibi bir peygamberin bir başkasından bir şey öğrenmesi peygamberliğine ters bir şey değildir. Şüphesiz ki rasûlün, mutlak olarak her şeyde değil, dinin asıllarında ve furularında gönderildiği şeyde en iyi bilen olması gerekir. Hızır -aleyhisselam-: "Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin" dedi. Görünüşte hoş olmayan içyüzünü bilemeyeceğin şeyler yapıyorum. Sonra Musa'ya: "Ey Musa ben Allah'ın bana öğrettiği senin bilmediğin ilme sahibim" dedi. "Sen de Allah'ın sana öğrettiği benim bilmediğim ilmi biliyorsun" dedi. Musa -aleyhisselam-ona şöyle dedi: "Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim, dedi." Bundan sonra deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına bir gemi uğradı. Kendilerini gemiye almaları için gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye bindikleri zaman bir serçe kuşu geldi, geminin kenarına kondu ve denizden bir iki gaga su aldı. Hızır, Musa'ya: "Ey Mûsâ! Benim ilmimle senin ilmin, Allah'ın ilminden bu serçenin gagasıyla denizden aldığı su kadar bile eksiltmez" dedi. Derken Hızır -aleyhisselam-, eline bir balta aldı da gemi tahtalarından birini söktü. "Mûsâ farkına varmadan Hızır keserle bir tahta sökmüştür" dedi. Musa -aleyhisselam-, ona: "Sen ne yaptın? Adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine almışlarken sen gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun? Andolsun, sen büyük bir iş yaptın" dedi. Hızır: "Sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ -aleyhisselam-: "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme, şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme!" dedi. Hakikaten Musa'nın bu ilk muhalefeti Musa'dan bir unutma eseri meydana gelmişti. Denizden karaya çıktıkları zaman, diğer çocuklar ile birlikte oynamakta olan bir oğlana uğradılar. Hızır hemen o çocuğun başından tuttu ve onu eliyle şöyle kopardı. Parmaklarının uçlarıyla sanki bir şey koparır gibi işaret edip göstermiştir. Mûsâ -aleyhisselam-ona: "Tertemiz, masum bir canı diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün hâ? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın" dedi. O zat: "Ben sana beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Fazladan ''Sana'' sözü bu sefer ilkine göre sana diyerek azarladı. Hadisi rivayet edenlerden biri olan Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Bu daha pekiştiricidir. Bunun içinde ''Sana'' sözünü delil getirdi. Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına vardılar ki, ora ahalisinden yemek istedikleri hâlde kendilerini konuk etmekten çekinmişlerdi. Derken neredeyse yıkılıp düşmek üzere olan bir duvar buldular. O, bunu eliyle işaret ederek doğrultuverdi. Mûsâ -aleyhisselam- Hızır'a: "Bunlar, kendilerine geldiğimiz, bizlere yemek yedirmeyen ve bizleri konuklatmayan bir kavimdir. Sen onların yıkılmaya yüz tutmuş olan duvarına geldin de onu doğrulttun. İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın." dedi. Hızır, Musa -aleyhisselam-'a: Bu üçüncü itirazındır. İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim, dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kıssayı buraya kadar hikâye ettikten sonra-: «Ne olurdu sabredeydi de, aralarında geçecek haberlerini Allah bize kıssa yapaydı.» buyurmuştur.
Ebu Hureyre'nin azatlı kölesi Ebu Yunus Süleym İbn Cübeyr dedi ki: Ben Ebu Hureyre'yi şu; "Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder..." (Nisa suresi:58 ayetini), Yüce Allah'ın bu ayetin sonunda yer alan “Semîan Basîran” sözüne kadar okurken gördüm. Ayeti bitirince Ebu Hureyre –radıyallahu anh-: "Ben Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i baş parmağını kulağının üzerine, onu takip eden (şehadet parmağını) da gözünün üzerine koyarken gördüm. Ebu Hureyre –radıyallahu anh- Rasûlullah (bu) iki parmağını (gözü ve kulağı üzerine) koyarak bu ayeti okurken gördüm." dedi.
Ebû Dâvûd rivayet etmiştirEbu Hureyre -radıyallahu anh-: "Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder..." (Nisa suresi:58) ayetini, yüce Allah'ın bu ayetin sonunda yer alan “Semîan Basîran” sözüne kadar okuyordu. Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem-’i bu ayeti okurken baş parmağını kulağının üzerine, onu takip eden (şehadet parmağını) da gözünün üzerine koyarken gördüğünü zikretmiştir. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu Allah -Azze ve Celle-’nin görme ve işitme sıfatının ispatını kuvvetlendirmek ve tahrif edenlerin tevillerini def etmek için yapmıştır. Burada mahlûkata benzetme yoktur. Çünkü Allah Teâlâ; “ O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” buyurmuştur. Bütün naslara zikredildiği gibi iman etmek gerekir.
Ebu Süleyman Halid b.Velid -radıyallahu anh-'den rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: "Mute Savaşında elimde dokuz kılıç parçalandı, yalnız ağzı enli Yemani bir kılıcım vardı, elimde o dayanabildi."
Buhârî rivayet etmiştirHalid b. Velid -radıyallahu anh- seyfullah (Allah’ın kılıcı), İslamın süvarisi, görülen aslan, mücahitlerin komutanıdır. Cahiliye döneminde Kureyş’in ileri gelenlerindendi, Uhud Gazvesinde müşriklerinin ordusundaydı, Mekke’nin fethinden önce Müslüman olmuştur. Bu da Allah Azze ve Celle’nin kudretinin kemaline delalet eder. Muhakkak ki bütün işlerin kontrolü O’nun elindedir. Şüphesiz ki dilediğine hidayet eder, dilediğini de saptırır. Halid b. Velid, Mute Savaşında elinde dokuz kılıcın parçalandığını haber vermiştir. Bu da onun cesurluğunun bir göstergesidir.