





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Abdullah b. Abbâs -radıyallahu anhuma- şöyle demiştir: Bir ara Uyeyne b. Hısn Medîne'ye gelmiş ve kardeşinin oğlu Hurr b. Kays'ın evine inip ona konuk olmuştu. Hurr b. Kays ise Ömer'in yakınlarındandı. Meclisinde genç, ihtiyar birtakım kurrâlar bulunurdu. Halîfe onlara mühim genel işlerini danışır, onlarla istişare ederdi. Uyeyne, kardeşinin oğlu Hurr b. Kays'a: "Ey kardeşimin oğlu! Senin halîfenin yanında yüksek bir yerin vardır. Benim için yanına girmeye bir izin alsan da onu ziyaret etsem!" dedi. Hurr, Uyeyne için izin istedi, Ömer'de izin verdi. Uyeyne huzura girdiğinde: "Ey Hattâb oğlu! Vallahi sen bize ne bol dünyalık verirsin, ne de aramızda adaletle hükmedersin!" dedi. Bu sözü üzerine Ömer öfkelendi, hattâ Uyeyne'yi dövmeye kastedip üzerine yürüdüğü sırada, kardeşinin oğlu Hurr b. Kays müdâhale edip: "Ey Müminlerin Emîri! Şüphesiz yüce Allah, Peygamber'ine: "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir." ( A'râf Suresi:199) diye buyurdu. Şüphesiz bu Uyeyne de o câhillerdendir, dedi. Vallahi Hurr b. Kays bu âyeti okuyunca, o haşmetli Ömer olduğu yerde çakılı kaldı. Vallahi bir adım ileri gitmedi. Esasen Ömer Allah'ın kitâbı yanında duran bir kimseydi. (Yânî onun hükmünü geçmezdi.)
Buhârî rivayet etmiştirDeğerli sahabi Abdullah b. Abbâs -radıyallahu anhuma- Ömer b. Hattâb -radıyallahu anh-'ın başına gelen bir olayı anlatmıştır. Kavminin ileri gelenlerinden olan Uyeyne b. Hısn, Ömer -radıyallahu anh-'ın yanına geldiğinde konuşmasının başında kırıcı sözlerle ona hücum etmiş, sitemde bulunmuş ve onu kınamıştır. Sonra akabinde biraz da azarlamıştır. Sen bize ne bol dünyalık verirsin, ne de aramızda adaletle hükmedersin demiştir. Bu sözler üzerine Ömer -radıyallahu anh- öyle sinirlenmiş ve neredeyse onu dövecek duruma gelmiştir. Fakat bazı kurrâlar araya girmiştir. Uyeyne'nin kardeşinin oğlu Hurr b. Kays da onların arasındaydı. Raşid Halife'ye hitap ederek: Ey Müminlerin Emîri! Şüphesiz Yüce Allah, Peygamber'ine: "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir." ( A'râf Suresi:199) diye buyurdu. Şüphesiz bu Uyeyne de o câhillerdendir, dedi. (Hurr b. Kays bu âyeti okuyunca) o haşmetli Ömer olduğu yerde çakılıp kaldı. Esasen Ömer -radıyallahu anh-, Allah'ın kitâbı yanında duran bir kimseydi. (Yani O'nun hükmünü geçmezdi.) Durdu ve o adama vurmadı. Bunun sebebi yanında okunan ayeti duyduğu içindi. İşte bu sahabilerin -radıyallahu anhum-'un Allah'ın kitabı karşısındaki edebidir. Onu hiç bir şekilde aşmazlar. Ne halde olursa olsunlar, onlara bu Allah'ın sözü denildiğinde orada dururlardı.
Enes -radıyallahu anh- şöyle dedi: Birtakım kimseler Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-´e gelerek, bize Kur´an´ı ve Sünnet´i öğretecek insanlar gönderseniz, dediler. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-, içlerinde dayım Harâm´ın da bulunduğu, Ensâr'dan kendilerine kurrâ denilen yetmiş kişiyi onlara gönderdi. Bunlar Kur´an okuyor, geceleri onu aralarında müzakere edip öğreniyorlardı. Gündüzleri ise su getirip mescide koyuyorlar, odun toplayıp onu satıyor, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı. İşte Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara bu kişileri göndermişti. Fakat gidecekleri yere varmadan önlerine çıktılar ve onları öldürdüler. Onlar (öldürülmeden önce): "Allah'ım! Bizim haberimizi Peygamberimiz´e ulaştır. Bizler sana kavuştuk ve senden razı olduk; sen de bizden razı oldun." dediler. Bir adam, yaklaşıp Enes´in dayısı Harâm´a mızrağını sapladı, hatta vücudunun bir tarafından öbür tarafına geçirdi. Bunun üzerine Harâm: "Kâbe´nin Rabbine yemin ederim ki, cenneti kazandım gitti." dedi. Bu olay üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: «Şüphesiz ki din kardeşleriniz öldürüldüler. Onlar hem de şöyle dediler: Allah'ım! Bizim haberimizi Peygamberimiz´e ulaştır. Bizler sana kavuştuk ve senden razı olduk; sen de bizden razı oldun.» buyurdu.
Muttefekun AleyhHadisin anlamı: Bazı Arap kabilelerinden bir grup, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelerek Müslüman olduklarını iddia ettiler ve Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’den kendilerine Kur’ân öğretecek kimseler istediler. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onlarla birlikte Kur’an'ı çokça öğrenip ezberlemelerinden dolayı kendilerine kurra denilen yetmiş kişi gönderdi. Bu kurraların Kur’an ile çokça meşgul olmaları, onları sevap kazanmaktan alıkoymuyordu. Enes’in haber verdiği gibi “Onlar, gündüzleri su getirip mescide koyuyorlar, odun toplayıp onu satıyor, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı.” Bunun anlamı; onlar, gündüzleri taharet ihtiyacını gidermek isteyen kimseler için yahut da başka şeyler için su getirip mescide koyuyorlar ve odun toplayıp onu satıyor, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı. Suffe ashabı, mescidin suffe denilen bölümünede yaşayan fakir ve gariban kimselerdi. Bu yer, mescidden ayrı fakat mescide bitişik bir yerdi. Onlar üzeri gölgelik ile örtülmüş olan bu yerde geceyi geçirirlerdi. Sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onlarla birlikte kurraları gönderdi. Kurralar varmak istedikleri yer olan Ebu Berâ’nın evine henüz ulaşamadan Bi’ru Mauna (Mauna Kuyusu) denilen yerde konakladıklarında Amir İbn Tufeyl ve yanında bulunan adamlar kurraların canına yöneldi ve onlarla vuruştu. (Kurralar öldürülmeden önce): Allahım! Bizim haberimizi Peygamberimiz´e ulaştır. Bizler sana kavuştuk ve senden razı olduk; sen de bizden razı oldun, dediler. Başka bir rivayette: "Bizim haberimiz kavmimize ulaştı mı? Muhakkak ki bizler Rabbimize kavuştuk, O, bizden razı oldu biz O’ndan razı olduk.” dediler, şeklindedir. Cebrail aleyhisselam, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e şöyle haber vermiştir: “Muhakkak ki onlar Rablerine kavuştular, Rableri onlardan razı oldu ve Rableri de onları hoşnut etti.” Buhari rivayet etmiştir. Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-:«Şüphesiz ki din kardeşleriniz öldürüldüler. Onlar hem de şöyle dediler: Allahım! Bizim haberimizi Peygamberimiz´e ulaştır. Bizler sana kavuştuk ve senden razı olduk; sen de bizden razı oldun.» buyurmuştur. Bunun anlamı: Allah, onlardan, itaatleri ve ibadetleri sebebiyle razı olmuş ve onlara ikramda bulunmuştur. Onlara Allah’tan bir rıza, hayır, ihsan ve rahmet ile mükâfatlandırmıştır.
Zeyd İbn Erkam –radıyallahu anh-’tan rivayet edildiğine göre bir seferde Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte çıkmıştık. Bu seferde insanlar kıtlık ile karşılaştılar. Abdullah İbn Ubey de arkadaşlarına: Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanındakilere infak etmeyin ki O’nun etrafından dağılsınlar, dedi. (İbni Ubey) dedi ki: Andolsun eğer Medine’ye dönersek kesinlikle daha aziz olan oradan zelil olanı çıkaracaktır. Zeyd dedi ki: Bunun üzerine ben de Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’e gidip O’na bunu haber verdim. O da Abdullah İbn Ubeyy’e birisini gönderdi ve ona sordu. Olabildiğinde bu işi yapmadığına dair yemin etti ve: Zeyd, Rasulullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e yalan söyledi, dedi. Onların bu söylediklerinden dolayı da içime büyük bir sıkıntı düştü. Sonunda Allah beni tasdik etmek üzere: ’’Münafıklar sana geldiği vakit’’ sonra Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- onlar için istiğfar etmek için onları çağırdı ve onlar da yüzlerini çevirdiler ’’ buyruğunu indirdi.
Muttefekun AleyhZeyd b. Erkam –radıyallahu anh- Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- ve onunla beraber Müminlerin ve münafıkların olduğu bir seferde insanların yanlarında bulunan azığın yetersizliği sebebiyle başlarına açlık ve kıtlık geldiğini zikretti. Münafıkların başı olan- Abdullah İbn Ubey İbn Selül konuştu ve Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanındakilere infak etmeyin ki O’nun etrafından dağılsınlar dedi. Münafikun Suresi: 7. Ayet. Yani nafakadan hiçbir şey vermeyin ki dönsünler ve Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’i terk etsinler. Ve yine şöyle dedi: (Andolsun eğer Medine’ye dönersek kesinlikle daha aziz olan oradan zelil olanı çıkaracaktır) Münafikun Suresi 8. Ayet. Aziz olan ile kendini ve kavmini, zelil olan ile Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’i kast etti. Ve bu sözü Zeyd b. Erkam –radıyallahu anh- duydu. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelerek Abdullah İbn Ubey İbn Selül’un şöyle şöyle dediğini ona haber verdi ve ona karşı kendisini uyardı. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- ona birini gönderdi, o da öyle söylemediğine yemin etti ve çok kuvvetli bir şekilde yemin etti. Bu münafıkların genel bir halidir. Bildikleri halde yalan yere yemin ederler. Burada öyle demediğine dair yemin etmiştir. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- onların zahiren dediklerini kabul eder, gizlediklerini Allah’a bırakırdı. Bu iş Zeyd b. Erkam’a ulaşınca kendisine çok zor geldi. Çünkü adam Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanında yemin etti. Dediler ki Zeyd b. Erkam Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e yalan söyledi. Yani Zeyd b. Erkam Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e yalan haber verdi. Bu da Zeyd b. Erkam’ın üzerine ağır bir yük oldu. Allah onun doğru söylediğini şu ayet ile tasdik etti: "Münafıklar sana geldiği vakit" Münafıkun Suresi. Sonra da Nebi-sallallahu aleyhi ve sellem- onlardan sadır olan kötü söz sebebiyle onlara istiğfar etmek için başlarında Abdullah İbn Ubey olan münafıkları çağırdı. Allah katında onlara istiğfar ediyor olması sebebiyle de Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’e karşı kibirli ve küçük gören bir davranışta bulunarak yüz çevirdiler.
Aişe -radıyallahu anha-'dan rivayet olunan bir hadiste Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- iki kişi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: «Ben falan ve falancanın dinimizden bir şey bildiklerini zannetmiyorum.» Hadisin ravilerinden olan Leys bin Sa’d: «O iki adam münafıklardandı.» demiştir.
Buhârî rivayet etmiştirÂişe –radıyallahu anha- Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’den, O’nun, iki kişi hakkında İslam dini ile ilgili hiçbir şey bilmediklerini haber verdiğini rivayet ediyor. Çünkü bu iki adam Müslüman gibi görünen ancak içlerinde küfrü gizleyen münafıklardandı.Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-, bu adamlar hakkında onların yanında değilken konuşmuştur. Bu konuşma gıybet sayılmaz. Bilakis konuşulması gereken konulardandır. Zira onları tanımayanlar onların zahiren Müslüman görünümünde olmalarına aldanabilirler. “Zannetmiyorum” ifadesi burada kesin olarak bilmek manasına gelmektedir. Çünkü Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-, münafıkları, Yüce Allah’ın kendisine bildirmesi sebebiyle onları çok iyi biliyordu. Bera’a -yani Tevbe- Suresi münafıklardan bahsetmekteydi. İbn Abbâs –radıyallahu anhumâ- bizler bu sûreyi ortaya çıkaran sure olarak isimlendirirdik, demiştir. Devamla bu sure münafıklardan öyle bahseder oldu ki bizler korkar olduk, demiştir.
Enes -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile ashabı yola çıktı ve müşriklerden önce Bedir'e vardılar. Atrdından müşrikler de geldiler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Sizden hiçbiriniz, ben başında olmadıkça herhangi bir şey yapmasın.» Sonra müşrikler yaklaştı; bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!» buyurdu. Enes der ki: Ensardan Umeyr b. Humâm -radıyallahu anh-: Yâ Rasûlallah! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi? diye sordu. Peygamberimiz: «Evet!» buyurdu. Umeyr: Ne iyi, ne âlâ! dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Niye öyle söyledin?» diye sordu. Umeyr: Allah'a yemin ederim ki, yâ Rasûlallah, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok, dedi. Rasûl–i Ekrem: «Şüphesiz sen cennetliksin.» buyurdu. Umeyr, bu söz üzerine torbasından bir kaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı. Sonra: Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır, diyerek elindeki hurmaları attı. Sonra şehit oluncaya kadar müşriklerle savaştı.
Müslim rivayet etmiştirEnes -radıyallahu anh- Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashabıyla birlikte Şam'dan gelip, Mekke’ye gitmek isteyen Ebu Sufyan'ın kafilesini yakalamak için Medine’den çıktığını haber vermiştir. Savaşmak için çıkmamışlardı. Lakin Allah -Azze ve Celle- onlarla düşmanlarını arada bir buluşma vakti olmadan bir arada toplamıştır. Bundan dolayı sahabenin birçoğu bu savaşa iştirak edememiş ve Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- onları azarlamamıştır. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile ashabı yola çıktı ve müşriklerden önce Bedir'e vardılar. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- mevzisini aldı ve Müşrikler de geldiler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Sizden hiçbiriniz, ben başında olmadıkça herhangi bir şey yapmasın.» Manası: Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- onları ileri atılmaktan yasaklamıştır. Çünkü öne atılmada Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- onlardan daha layıktır. Çünkü O sahabelerin bilmediği yarar ve faydaların elden kaçmaması için böyle davranmıştır. Bedir savaşından sonra Uhud savaşında da Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- okçulara tepeden kesinlikle inmemelerini emretmiştir. Ancak onlar bu emre muhalefet etmişler ve Müslümanlar da savaşta hüsrana uğramıştır. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!» buyurdu. Yani, Allah yolunda ruhlarınızı feda etmekte geç kalmayınız, acele ediniz. Çünkü bunun akabinde genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet vardır. Burada kâfirlere karşı savaşmakta teşvik etmek ve yönlendirmek vardır. Enes der ki: Ensar'dan Umeyr b. Humâm -radıyallahu anh-: Yâ Rasûlallah! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi? diye sordu. Peygamberimiz: «Evet!» buyurdu. Umeyr: Ne iyi, ne âlâ! dedi. Bu işin ne kadar büyük ve azametli olduğunu gösterir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Niye öyle söyledin?» diye sordu. Yani bu sözü söylemeye seni iten şey nedir? Bu korkudan mıdır? dedi. Bunun üzerine Umeyr: Allah'a yemin ederim ki, yâ Rasûlallah, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok, dedi. Beni buna sözü söylemeye iten şey cennete girmek istememdeki arzumdur. Rasûl–i Ekrem: «Şüphesiz sen cennetliksin.» buyurdu. Bu, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ameli gerçekleştirmek için çaba sarf etmeye teşvik ederek ashabını cennetle müjdelemesidir. Daha sonra Umeyr İbn Humâm -radıyallahu anh- hevasından konuşmayan sadıku'l-masduk olan Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in müjdesini duyunca torbasından bir kaç hurma çıkarttı. Genellikle mücahidin yemeğini koyup oradan aldığı şeydir. Sonra yemeğe başladı. Sonra: Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır, diyerek elindeki hurmaları attı. Sonra şehit oluncaya kadar müşriklerle savaştı.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- başlarına Âsım b. Sâbit el-Ensarî'yi komutan tayin ettiği on kişiden oluşan bir kâfileyi (irşad ve istihbârât için) görevlendirdi. Kâfile Usfân ile Mekke arasında bulunan Hed'e denilen yere ulaştı. Bunların hareketi, Hüzeyl'in bir kolu olan ve Lihyân oğulları denilen kabileye haber verilmişti. Lihyân oğulları yüze yakın okçudan oluşan bir grupla onları takibe aldılar. Âsım ve arkadaşları izlendiklerini farkedince, kendilerini savunabilecekleri yüksekçe bir yere sığındılar ama düşman da onların çevresini sardı ve: İnin aşağı, elinizdeki silahları bırakıp teslim olun. Söz veriyoruz hiç birinizi öldürmeyeceğiz! dediler. Bunun üzerine Âsım b. Sâbit: Arkadaşlar! Ben, bir kâfirin korumasında aşağı inmem, dedi. Allahım, durumumuzu Peygamberine bildir, diye dua etti. Bunun üzerine düşmanlar, Âsım'ı oka tutup şehit ettiler. İçlerinden üç kişi, Hubeyb, Zeyd b. Desine ve bir kişi daha verilen söze güvenerek inip teslim oldular. Müşrikler bu üç kişiyi ellerine geçirince, yay tellerini çıkarıp onları kıskıvrak bağlamaya kalktılar. Durumu gören üçüncü kişi: Bu bize yapılan ilk kalleşliktir. Vallahi size aslâ teslim olmayacağım. Şu şehitler bana güzel bir örnektir, diye direndi. Onu zorla sürükleyip götürmek istediler ise de şiddetle karşı koydu. Bunun üzerine onu da şehit ettiler. Hubeyb ve Zeyd b. Desine'yi götürüp Bedir Gazvesi sonrasında Mekke'de sattılar. Hubeyb'i, Bedir Gazvesi'nde öldürdüğü Hâris b. Âmir b. Nevfel b. Abdimenâf'ın oğulları satın aldı. Hubeyb, kendisini öldürmeye karar verdikleri güne kadar onların elinde esir olarak kaldı. Bu esâret günlerinde Hubeyb, etek traşı olmak için Hâris'in kızlarından birinden bir emânet ustura istedi, o da verdi. Bir ara kadının gafletinden yararlanan küçük çocuğu, Hubeyb’in yanına sokuldu. Hubeyb'in elinde ustura olduğu halde çocuğu dizine oturttuğunu görünce kadın, son derece telaşlandı. Durumu sezen Hubeyb: Çocuğu öldüreceğimden mi endişeleniyorsun? Ben böyle bir şey yapmam! dedi. Kadın dedi ki: Allah'a andolsun ki ben hayatımda Hubeyb'den daha iyi bir esir görmedim. Vallahi ben onu, zincire bağlı olduğu ve Mekke'de hiç bir meyvenin bulunmadığı bir gün taze üzüm yerken gördüm. Bu, Allah'ın Hubeyb'e lutfettiği bir rızıktı. Hâris'in oğulları onu öldürmek için Harem bölgesinin dışına Hill bölgesine çıkardıkları zaman Hubeyb onlara: Müsaade edin de iki rek'at namaz kılayım, dedi. Bıraktılar. Hubeyb iki rek'at namaz kıldı ve sonra “Allaha yemin ederim ki, ölümden korktuğumu zannetmeyeceğinizi bilsem, bu namazı daha fazla kılardım” dedi ve “Allah'ım! Bunların her birini tek tek mahvet, birer birer canlarını al, hiç birini sağ bırakma!” diye dua edip şu beyitleri okudu: Müslüman olarak öldükten sonra, Nasıl öldüğümü asla dert etmem. Bunların hepsi elbette Allah uğrunda; Dilerse O, pek kolaydır, parçalanmış vücûdumla rahmete ermem! Böylece Hubeyb, idam edilecek her müslümanın iki rekat namaz kılması âdetini başlatan kişi oldu. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-, düşman tarafından kuşatıldıkları gün bu on kişilik müslüman kafilesinin başına gelenleri ashâbına anında bildirmişti. Âsım b. Sâbit'in şehit edildiğini haber aldıkları zaman Kureyş'in bazı ileri gelenleri, (Bedir savaşında) kendilerinden birini öldürmüş olması sebebiyle onu tanımaya yarayacak bir parçasını getirmek üzere adamlar yolladılar. Bunun üzerine Allah, Âsım'ı korumak için bir arı sürüsü gönderdi. Bu arı bulutu Âsım'ın cesedini kapladı. Kureyşin adamları, onun nâşından hiç bir şey koparmaya imkân bulamadılar.
Buhârî rivayet etmiştirÂsım b. Sâbit el-Ensarî ve arkadaşları -radıyallahu anhum-'un kıssası Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashabından bazı sahabelerin açık kerametinin aktarıldığı bir kıssadır. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- düşmana karşı casusluk yapıp onların haber ve sırlarını getirsinler diye -bu on kişi- göndermiştir. Mekke'ye yaklaştıklarında Huzeyl kabilesinden bir grup onları fark etti. Yüze yakın okçudan oluşan bir grupla onları takibe alıp izlerini takip ettiler ve etraflarını çevirdiler. Huzeyl kabilesinden bu topluluk güven içinde bulundukları yerden inmelerini talep ettiler. Onları öldürmeyeceklerine dair söz verdiler. Bunun üzerine Âsım: Vallahi Ben, bir kâfirin korumasında aşağı inmem, çünkü kafir Allah -azze ve celle-'ye ihanet etmiştir. Allah'a ihanet eden kullarınada ihanet eder dedi. Bunun akabinde onlara ok attılar ve Âsım ile birlikte altı kişiyi öldürdüler. Onlardan üç kişi kaldı. Bunlarda aşağı inmeye karar verdiler. Huzeli kabilesinden olanlar bunları tutup ellerini bağladı. Durumu gören üçüncü kişi: Bu bize yapılan ilk kalleşliktir. Vallahi size aslâ teslim olmayacağım dedi ve onuda öldürdüler. Hubeyb ve arkadaşını Mekke'ye götürüp orada sattılar. Hubeyb -radıyallahu anh-'ı, Bedir Gazvesi'nde ileri gelenlerini öldürdüğü topluluk satın aldı. Ondan intikam almak için iyi bir fırsat olduğunu gördüler. Esir olarak yanlarında tuttular. Günlerden bir gün Hubeyb -radıyallahu anh-'ın yanına bu aileden olan ufak bir çocuk yaklaştı. Sanki bu çocuk şefkat ve merhamet duymuştu. Çocuğu aldı ve kucağına oturttu. Etek traşı olmak için o ev halkının birinden bir emânet ustura almıştı. Çocuğun annesi bundan habersizdi. Farkına vardığında oğlunu öldürmesinden korktu. Ancak Hubeyb -radıyallahu anh- kadının korktuğunu hisedince: Vallahi onu kesecek değilim. Kadın dedi ki: Allah'a andolsun ki ben hayatımda Hubeyb'den daha iyi bir esir görmedim. Vallahi ben onu, zincire bağlı olduğu ve Mekke'de hiç bir meyvenin bulunmadığı bir gün taze üzüm yerken gördüm. Bu, Allah'ın Hubeyb'e lutfettiği bir rızıktı. Mekkede esir olduğu halde Allah'ın indirdiği üzümü yiyordu. Sonra Hubeyb'in babalarını öldürdüğü çocukları onu öldürmek için bir araya toplandılar. Harem bölgesine ihtiram ettikleri için haram bölgesinin dışında öldürelim dediler. Hubeyb'i öldürmek için Harem bölgesinin dışına Hill bölgesine çıkardıkları zaman Hubeyb onlara: Müsaade edin de iki rek'at namaz kılayım, dedi. Hubeyb iki rek'at namaz kıldı ve sonra ölümden korktuğumu zannetmeyeceğinizi bilsem, bu namazı daha fazla kılardım” yada buna benzer birşey söyledi. Ancak -radıyallahu anh- sadece iki rekat namaz kıldı. Sonra onlara şu üç şey ile beddua etti. “Allah'ım! Bunların her birini tek tek mahvet, birer birer canlarını al, hiç birini sağ bırakma!” Allah Teâlâ duasına icabet etti. Onlardan hiç biri o seneyi tamamlamadan hepsi öldü. Bu Hubeyb -radıyallahu anh-'ın kerametidir. Sonra şu beyitleri okudu: Müslüman olarak öldükten sonra, nasıl öldüğümü asla dert etmem. Bunların hepsi elbette Allah uğrunda; Dilerse O, pek kolaydır, parçalanmış vücûdumla rahmete ermem! Âsım b. Sâbit'in şehit edildiğini haber aldıkları zaman Kureyş'in bazı ileri gelenleri, (Bedir savaşında) kendilerinden birini öldürmüş olması sebebiyle onu tanımaya yarayacak bir parçasını getirmek üzere adamlar yolladılar. Bunun üzerine Allah, Âsım'ı korumak için bulut gibi bir arı sürüsü gönderdi. Bu arı bulutu Âsım'ın cesedini kapladı. Kureyşin adamları, onun nâşına yaklaşmaya imkan bulamadan istediklerini elde edemeden geri döndüler. Aynı zamanda bu Allah Subhanehu ve Teâlâ'nın Âsım -radıyallahu anh-'a vermiş olduğu kerametlerdendir. Öldükten sonra onun cesedini parçalamak isteyen düşmanlarından Allah Subhanehu ve Teâlâ cesedini muhafaza etmiştir.
Enes -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre: Namaz vakti girince evi yakın olanlar evlerine gittiler. Bazıları da oldukları yerde kaldılar. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e taştan yapılma bir kap getirdiler. İçine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in eli sığmayacak kadar dar olan bu kaptan orada bulunanların hepsi abdest aldı. Bazıları Enes’e: Orada kaç kişi vardınız? diye sorunca, Enes: Seksen kişiden fazlaydık, dedi. Başka bir rivayette: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bir su kabı istedi. İçinde birazcık su bulunan, fakat derin olmayan geniş bir kap getirdiler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- elini suya soktu. Enes dedi ki: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in parmaklarının arasından fışkıran suya bakmaya başladım. O sudan, yetmiş ile seksen arasında (bir sayı kadar) kişi abdest aldı.
Bir çok rivayet ile Muttefekun Aleyh'dirEnes -radıyallahu anh- şöyle demiştir: "Namaz vakti girdi" Sahabeler Medine'de Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte iken ikindi namazı vakti girmişti. "Mescide yakın oturanlar kalktılar " Yani; bu oldukları yere evleri yakın olaranlar abdest almak için evlerine gittiler. demektir. "Bazıları da oldukları yerde kaldılar", evleri uzak olanlar Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte kaldılar. "Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e içinde su bulunan taştan yapılma bir kap getirdiler." Yani; Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e içinde azıcık su bulunan taştan yapılmış ufak bir kap getirdiler. Bazı rivayetlerde derin olmayan geniş bir kap olduğu gelmektedir. "İçine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in eli sığmayacak kadar dar olan bu kaptan" Yani; bu küçük kap Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- elini içine sokmak istediğinde dar geldi. Enes şöyle dedi: Orada bulunan herkes abdest aldı. Enes’e kaç kişi vardınız diye sorduk? Enes: Seksen kişiden fazlaydık, dedi. Yani; Seksen ya da daha fazla kişi.
Nâfi’den rivayet edildiğine göre: Ömer b. el-Hattâb -radıyallahu anh- ilk hicret eden sahabelere dörder bin, oğlu Abdullah’a da üç bin beş yüz dirhem maaş bağlamıştı. Ömer’e: Oğlun da ilk hicret edenlerden biridir. Onun hakkını niçin kıstın? diye sordular. Ömer –radıyallahu anh- şunları söyledi: Oğlum babasıyla birlikte hicret etti. Bu sebeple yalnız başına hicret edenlerle bir tutulamaz.
Buhârî rivayet etmiştirÖmer –radıyallahu anh- muhacirlere dörder bin, oğlu Abdullah muhacirlerden olmasına rağmen üç bin beş yüz vermiştir. Çünkü o babası Ömer’le birlikte büluğ çağına ermeden hicret etmişti. Ömer –radıyallahu anh- onun yetişkin kimselerden sayıldığını görmüyordu. Bundan dolayı yetişkin tek başına hicret eden muhacirlerden olmadığı için verdiği şeyi azaltmıştır. Bu dünya Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem-’den ve Ebu Bekir –radıyallahu anh-’dan sonra ümmetin malı hakkında Ömer –radıyallahu anh-’dan başka vera ve zühd sahibi olan bir yönetici görmemiştir. Bu yüzden herhangi bir hususta Müslümanların yönetimini üstlenen kimse akrabasını, akrabası olduğu için, zengini zengin, fakiri de fakir olduğu için kayırmaması gerekir. Bilakis herkesin menzilesine göre hareket etmesi gerekir. İşte bu vera ve adaletin ta kendisidir.
Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-'den rivayet edildiğine göre:Eyyub -aleyhisselâm- çıplak olarak yıkanırken (gökten) üzerine altından çekirge düştü. Hazreti Eyyüb bunları eteğine doldurmaya başlayınca Rab Azze ve Celle ona şöyle nida etti: Ya Eyyûb! Şu gördüklerinden seni müstağni (ihtiyaç dışı) kılmamış mıydım? Hazreti Eyyub Evet, izzetin ve celâlin hakkı için, Sen beni (böyle dünyalık şeylerden) müstağni kıldın? Ancak senin bereket ve ihsanından doygunluk olmaz, cevabını verdi.''
Buhârî rivayet etmiştirEyyub -aleyhisselâm- çıplak olarak yıkanırken (gökten) üzerine çekirge şeklinde çokça altın düştü.Hazreti Eyyüb bunları eteğine dökmeye ve atmaya başlayınca Rabbi Azze ve Celle ona seslendi:Ya Eyyûb! Şu gördüklerinden seni müstağni (ihtiyaç dışı) kılmamış mıydım? Eyyub -aleyhisselam- evet, izzetin ve celâlin hakkı için, sen beni (böyle dünyalık şeylerden) müstağni kıldın? Ancak ben onu şer olarak ve dünya hırsından dolayı almadım Senin bereketin olarak aldım.