





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Cerîr b. Abdullah -radıyallahu anh- şöyle dedi: Birgün erken vakitlerde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’ in huzurunda idik. O esnada, kaplan derisine benzeyen alaca çizgili elbise veya abalarını delerek başlarından geçirmiş ve kılıçlarını kuşanmış, tamamına yakını, belki de hepsi Mudar Kabilesi'ne mensup neredeyse çıplak vaziyette bir topluluk çıkageldi. Onları bu derece fakir görünce, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yüzünün rengi değişti. Eve girdi ve sonra da çıkıp Bilâl -radıyallahu anh-'a ezan okumasını emretti; o da okudu. Bilâl -radıyallahu anh- kâmet getirdi ve Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- namaz kıldırdı. Daha sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Allah şüphesiz hepinizi hakkıyla görüp gözetmektedir.” (Nisâ Suresi: 1) Sonra da Haşr Suresi'nin sonundaki şu âyeti okudu: “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun ve her nefis yarın için ne hazırladığına baksın.” (Haşr Suresi: 18) Sonra: «Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir sa’ bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin; hatta yarım hurma bile olsa sadaka versin.» buyurdu. Bunun üzerine Ensar'dan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan aciz kaldığı, hatta kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahali birbiri peşine sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu. Sonra Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Kim, İslâm’da iyi bir çığır açarsa, o kimseye bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey eksilmez.»
Müslim rivayet etmiştirMüellif; İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir babında Cerîr b. Abdullah el-Becelî -radıyallahu anh-'ın hadisini zikretmiştir. Bu hadis, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in hırsını, ümmetine karşı olan şefkatini açıklayan yüce bir hadistir. Birgün erken vakitlerde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunurlarken o esnada, kaplan derisine benzeyen alaca çizgili elbise veya abalarını delerek başlarından geçirmiş ve kılıçlarını kuşanmış, tamamına yakını, belki de hepsi Mudar Kabilesi'ne mensup neredeyse çıplak vaziyette bir topluluk çıkageldi. Onlar -radıyallahu anhum- yanlarında kılıçlarıyla hazır bir halde cihad edecekleri yer konusundaki emri bekliyorlardı. Onları bu derece fakir görünce, Rasûl–i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yüzünün rengi değişti. Onlar, Araplar'ın en şerefli kabilelerinden olan Mudar Kabilesi'ndendi. İçinde bulundukları fakirlik onları bu hale getirmişti. Sonra Nebi -aleyhisselatu vesselam- eve girdi ve sonra çıkıp Bilâl -radıyallahu anh-'a ezan okumasını emretti; o da okudu. Sonra namaz kıldırdı. Daha sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bir hutbe irad etti ve adeti üzere Alllah'a hamd etti ve şu ayet-i kerimeyi okudu: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Allah şüphesiz hepinizi hakkıyla görüp gözetmektedir” (Nisâ Suresi: 1) Sonra da Haşr Suresi'nin sonundaki şu âyeti okudu: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Haşr Suresi: 18). Sonra sadaka vermeye insanları teşvik etti. «Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir sa’ bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka verdi; hatta yarım hurma bile olsa sadaka verdiler.» Sahabeler -radıyallahu anhum- hayırda insanların en hırslı, en hızlı ve birbirleri ile en çok yarışan kimselerdi. Evlerinden çıkıp sadakalarla gelmeye başladılar. Bunun üzerine bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan aciz kaldığı, hatta kaldıramadığı bir torba dolusu gümüş getirdi ve sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in önüne koydu. Sonra Cerir -radıyallahu anh-, mescidde yiyecek, giyecek ve diğer şeylerden toplanmış iki yığın oluştuğunu gördü. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu. Yani o fakirlerin ihtiyacını gidermek için birbirleriyle yarışmalarından dolayı sevincinden dolayı yüzü parlıyordu. Sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Kim, İslâm’da iyi bir çığır açarsa o kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin (amel edenlerin) sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey eksilmez.» Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sözündeki sünnetin manası; kim İslâm’da iyi bir çığır açarsa" bir amele başlayıp çığır açarsa, yoksa dinde bir şey uydurursa manasına gelmez. Çünkü kim İslam'da olmayan bir şeyi uydurursa sahibine geri döndürülür, güzel değildir. Aynı bu hadiste zikredildiği gibi bir torba dolusu bir şeyler getiren O sahabe -radıyallahu anh- gibi burada kim bir sünnet ortaya çıkarırsa, yani o hayır işinde bir çığır açarak ilk önce yaparsa demektir. Aynı zamanda bu hadis, insanın dinde var olan bir ameli ilk yapan kimse olmak hususunda muvaffak kılınırsa o kimsenin, İslam'da iyi bir çığır açtığına ya da yok olmuş bir sünneti ihya ettiğine (yeniden yaşattığına) delildir.
Muaz bin Cebel -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Allah -Azze ve Celle- buyurdu ki: Celalim için birbirlerini sevenlere peygamberlerin ve şehitlerin imreneceği nurdan minberler vardır.»
Tirmizî rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Rabbinden rivayet ettiği hadiste, müminlerden bir taife için, kıyamet gününde minberler olduğunu ve onların Allah’ın ikramı olarak yüksek yerlerde oturacaklarını haber vermiştir. Bunun sebebi Allah’ı yüceltmek için ve onları bir araya toplayan imandan dolayı birbirlerini sevmeleridir. Hatta Peygamberler -aliyhimusselam- onların yerinde olmayı temenni edeceklerdir. Ancak, bu söz onların peygamberlerden daha hayırlı olduklarını göstermez. Özel fazilet genel fazileti ortadan kaldırmaz.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Allah, Adem -sallallahu aleyhi ve sellem-'i yarattığında kendisine: "Git, meleklerden şu oturan topluluğa selam ver, sana nasıl selam vereceklerine kulak kesil. O, senin ve neslinin selamı olacak" diye buyurdu. Adem: "Es-selamu aleykum" dedi. Melekler de: "Es-selamu aleyke ve rahmetullah" diye karşılık verdiler "ve rahmetullah" ibaresini de ilave ettiler.
Muttefekun AleyhHadisin manası: Allah -Azze ve Celle-, Adem'i yarattığında ona, meleklerden bir topluluğa gidip selam vermesini ve onların bu selama nasıl karşılık vereceklerine dikkat etmesini istedi. Bu, aralarında yapmış oldukları selamlaşma, onun (Adem) ve ondan sonra gelen rasullerin dinine tabi olan zürriyetinin meşru olan selamlaşmaları olacaktı. Adem: "Es-selamu aleykum" dedi. Melekler de: "Es-selamu aleyke ve rahmetullah" diye karşılık vererek "ve rahmetullah" ibaresini ilave ettiler. Bu selam verme şekli, selam verilip alındığında meşru olandır.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e bir kimse gelip bir şey istediğinde oturanlara yüzünü yönelip, döner ve şöyle buyururdu: «Aracı olun ki ecir alasınız. Allah böylece peygamberinin diliyle sevip, razı olduklarını hükmediyor.» buyurdu. Muttefakun aleyh. Bir rivayette "dilediklerini" ifadesi geçmektedir.
Muttefekun AleyhBu hadis dinin önemli esaslarını içermektedir. Bir çok faydalar kapsamaktadır. Kişi sonucuna bakmadan, hedefe ulaşmış olsun ya da olmasın hayırlı işlerde gayret göstermelidir. Yönetici ve seçkin kimseler nezdinde ihtiyaç sahipleri için aracı olmalıdır. Zira bir çok insan aracılığının kabul görmeyeceğini anlarsa bu işlere karışıp, girişmez. Böylece Allah katında kendisi için hazırlanacak olan hayrı, sevabı kaçırıp, elde edemez. Ayrıca Müslüman kardeşinin ihtiyaç duyduğu iyiliği de ona sunmamış olur. Bu sebeple Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- yanında bulunan sahabelerine, ihtiyaç sahibi kişilere aracılık yaparak yardım etmesini emretmiş ve böylece Allah tarafından sevap elde edeceklerini haber vermiştir. "Aracı olun ki ecir alasınız." Güzel bir konuda aracılık yapmak Allah tarafından sevilip, razı olunan bir ameldir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır." (Nisâ Suresi 85) Böyle davranan dünyada alacağı mükafatın yanında, kardeşine iyilik yapmış olduğu için onun katında hatırı sayılır bir kimse olur. Başkası adına aracılık yaptığı kimseden talep ettiklerinin tümü yahut bir kısmı da yerine gelmiş olur. Sonucu elde edilecek yahut edilmeyecek iyilik ve hayır olan işlerde gayret göstermek bu dünyadaki yapılacak bir hayırdır. Diğer taraftan insan kendisini bu davranış sayesinde iyilik yapmaya alıştırmış olur. Böylece kabul görecek aracılıklar yapmaya hazır hale gelmiş olur. "Allah böylece peygamberinin diliyle sevip, razı olduklarını hükmeder." Ezeli ilminde olmasını dilediği şeyleri meydana getirir, dilemediklerini de getirmez. Bizlerden istenen aracı olmamızdır. Bundan dolayı aracı olunan husus gerçekleşmiş yahut gerçekleşmemiş olsun elbette sevap verilecektir.
Ebu Abdurrahman Abdullah b. Mesud -radıyallahu anh-'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: “Sanki Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-'i gözlerimle görüyormuş gibi hatırlıyorum. Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun. Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- kendinden önce gelmiş bir peygamber hakkında bize şöyle haber verdi. "Kavmi o peygambere öyle vurdu ve bedenini kanattı ki, O ise yüzünden kan akar vaziyetteyken bile: “Allahım! Sen bu kavmimi affet. Onlar cahil, bilmeyen kimselerdir.” diye dua ederdi.
Muttefekun AleyhPeygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- kendinden önce gelmiş bir peygamber hakkında bize şöyle haber verdi: Kendilerine gönderilmiş peygambere kavmi öyle vurup dövdü ki, yüzünden kanlar akar hale geldi. O ise buna karşılık olarak onlar için Allah’a affetmesi için dua etti. Bu davranış sabırlı ve halim olmak hususunda ulaşılacak en üstün mertebedir. Sadece onlar için dua etmekle yetinmeyip, şefkatle yaklaşarak onları mazur görme yoluna gitti. Zira onların cahil kimseler olduğunu bilmekteydi.
Ebu Musa el-Eş'arî -radıyallahu anh-'den merfû olarak rivayet olunan bir hadiste şöyle buyrulmuştur: «Muhakkak ki Allah, bir ümmete rahmet etmeyi dilerse, o ümmetten evvel peygamberinin ruhunu kabzeder de onu o ümmeti için bir öncü ve bir selef yapar. Şayet bir ümmetin helakini dilerse onlara peygamberleri sağ iken azap eder. Ve peygamberin gözünün önünde onları helak eder. Ümmeti onu yalanlayıp emrine isyan ettikleri için, onları helak etmekle peygamberini de memnun eder.»
Müslim rivayet etmiştirHadisin Manası: Yüce Allah, bir ümmet hakkında hayır murad ederse peygamberlerinin ruhunu kabzeder. Peygamberin ardından ümmeti yaşamaya devam eder. Cennete onların önünde öncü olarak girer ve kendilerine şefaatçi olur. el-Farat kelimesinin aslı insanların konaklama yerine varmadan önce ulaşıp, onlar için hazırlık yapan anlamına gelmektedir. Sonraları ardındaki kimselere şefaatçi olan anlamında da kullanılmıştır. Başka bir hadiste Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmaktadır: «Ben havuzda sizin önünüzde öncüyüm.» Yani mahşerde havuza sizden önce gelerek suyu sizin için hazır edeceğim. Yüce Allah bir ümmeti de helak etmek isterse onlara peygamberleri sağ iken azap eder. Ve peygamberin gözünün önünde onları helak eder. Nitekim Nuh -aleyhisselatu ve'sselam- ve bazı peygamber gönderilmiş kavimlerin başına böyle azap gelmiştir.
Abdullah b. Mesud -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre Huneyn Günü, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ganimet paylaşımında bazı kimselere öncelik verdi. Akra' b. Hâbis -radıyallahu anh-'a yüz deve verdi. Üyeyne b. Hısn -radıyallahu anh-'a da aynısını verdi. O gün Arapların önde gelenlerine öncelik vererek onlara ganimet paylarından verdi. Adamın biri: "Vallahi bu içinde adalet yapılmayan bir taksimat olmuştur ve bunda Allah'ın rızası da gözetilmemiştir" dedi. Ben de, "Vallahi bu sözü Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e haber vereceğim" deyip O'na geldim ve (o adamın) dediğini anlattım. Bunun üzerine Rasûllullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yüzü öyle bir değişti ki, kırmızı boya gibi oldu ve sonra: «Allah ve Rasûlü adaletli olmamış ise, kim adaleti tatbik edebilir?» buyurup ardından; «Allah Musa -aleyhisselam-'a rahmet etsin. O'na bundan daha kötü sözlerle eziyet edildiği halde O, sabretmişti.» buyurdu. İbni Mes'ûd -radıyallahu anh- devamla der ki: "Bu olaydan sonra kesinlikle ona -bu tür- sözleri götürmeyeceğim" dedim.
Muttefekun AleyhAbdullah b. Mesud -radıyallahu anh- Huneyn Gazvesi'nde olduklarını haber veriyor. Bu gazve; Mekke'nin Fethi'nden sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Tâife yaptığı gazvedir. Deve, koyun, dirhem ve dinar gibi çokça ganimetlerin elde edildiği bir gazvedir. Sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Ci'râne denilen yerde durdu. Orası da Tâif tarafında haram bölgenin bittiği yerdir. Ganimetleri bu gazveye katılanlar arasında taksim etti. Akra' b. Hâbis'e yüz deve verdi. Üyeyne b. Hısn'a yüz deve verdi. Arapların önde gelenlerine verdi. Onları İslam'a ısındırıyordu. Şayet bunların İslam'ı (müslümanlığı) verilen şeyler ve mallar sebebiyle gerçekleşir ve güzelce olursa, bunların peşinden gidenler de İslam'a gireceklerdi. O zaman kuvvet ve izzet İslam'ın idi. Ama imanları kuvvetli olanlara gelince Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara imanları gereği ganimetten birşey vermedi. Bir adam Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ganimetleri kabile reislerine ve Araplar'ın önde gelenlerine verip diğerlerine vermeyerek O'nun paylaştırmasındaki davranışını görünce şöyle dedi: Vallahi bu içinde adalet yapılmayan bir taksimat olmuştur ve hem bunda Allah rızası da gözetilmemiştir. İbn Mesud -radıyallahu anh- bu sözü duyunca hızlı bir şekilde Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına gitti. Daha öncesinde ona haber vereceğine yemin etmişti. O'na bu sözü haber verince Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in kızgınlığı arttı. Yüzü değişti, katkısız kırmızı boya gibi oldu ve «Allah ve Rasûlü adaletli olmamış ise, kim adaleti tatbik edebilir?» diyerek o adamın söylediği sözü yanlış buldu. Ardından da; «Allah Musa -aleyhisselam-'a rahmet etsin. O'na bundan daha kötü sözlerle eziyet edildiği halde O, sabretmişti.» dedi. İbn Mesud -radıyallahu anh- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in durumunu görünce şayet ben o topluluktan hoş olmayan bir söz duyarsam kesinlikle onu Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e haber vermeyeceğim, dedi. Bu tür sözleri Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e ve İslam'a zarar vermeyecekse, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in aşırı kızgınlığını görmesinden dolayı ona haber vermeyeceğini söylemiştir.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: "Zekeriyya aleyhisselam marangoz idi."
Müslim rivayet etmiştirRasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizlere bu hadiste Zekeriyya aleyhisselam’ın kazancını elde ettiği mesleğin marangozluk olduğunu haber vermektedir.
Abdullah İbn Ömer -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre O, şöyle demiştir: Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ağrıları şiddetlendiği zaman ona, namaz için haber verildi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Ebu Bekir’e emredin de insanlara namazı kıldırsın.» buyurdu. Bunun üzerine Âişe -radıyallahu anhâ- şöyle dedi: “Ebu Bekir, yumuşak kalpli bir kimsedir. Kur’ân okuduğu zaman gözyaşlarını tutamaz,” dedi. Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-: «O’na emredin, namazı kıldırsın.» buyurdu. Başka bir rivayette ise Âişe -radıyallahu anhâ- şöyle demiştir: “ Dedim ki, muhakkak ki Ebu Bekir, (namaz için) senin makamına geçtiği zaman ağlamasından dolayı insanlara sesini işittiremez.”
Muttefekun AleyhAllah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ağrıları şiddetlendiğinde insanlara imamlık yapamadı. Ebu Bekir -radıyallahu anh-’a imamlık yapmasını emretti. Ebu Bekir -radıyallahu anh-, Kur’ân okuduğu zaman çokça ağlayan bir kimse idi. Bundan dolayı Âişe -radıyallahu anhâ- (babasının namaz kıldırmaması için) bunu mazeret olarak öne sürdü. Aslında Âişe -radıyallahu anha-’nın mazeret sunmasının sebebi babasının Kur’ân okurken çokça ağlaması değil, insanların onun babası hakkında kötümser davranmaları endişesiydi. Âişe -radıyallahu anhâ-, içinde gizlediği maksadın tersini dışına yansıtmıştı. Müslim’in rivayetinde geldiği üzere ise Âişe -radıyallahu anhâ- şöyle demiştir: “Allah’a yemin olsun ki bu, babamın, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in makamına geçen ilk kimse olmasından kaynaklı olarak insanların kötümser davranmalarından endişe etmemden başka bir sebeple değildi. Ben babamı bundan iki yahut üç kez geri çevirdim. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Ebu bekir insanlara namazı kıldırsın. Hiç şüphe yok ki sizler, Yusuf -aleyhisselam-’ın zamanındaki kadınlar gibisiniz. Bu sözle kastedilen anlam, sizler içinizdekinin zıddını dışarı yansıtmak hususunda Yusuf -aleyhisselam-’ın zamanındaki kadınlar gibisiniz, demektir. Buradaki hitap şekli çoğul kipi ile yapılmış olsa da bununla kastedilen bir kişidir, o da sadece Âişe -radıyallahu anhâ-’dır. Yusuf -aleyhisselam-’ın zamanındaki kadınlarla kastedilen de Hafız’ın dediği gibi o zamanki Mısır Hükümdarının karısı Zeliha’dır. İki olay arasındaki benzerlik ise Zeliha, kadınları, onlara ikramda bulunmak için davet ettiğini zahiren ortaya koyarken onun asıl isteği, kadınların Yusuf -aleyhisselam-’ın güzelliğine bakmaları ve Yusuf’a olan sevgisi hususunda ona hak vermeleriydi. Âişe -radıyallahu anhâ-’nın, babasını imamlıktan uzaklaştırmasındaki sebep sadece Ebu Bekir’in Kur’ân okuduğu esnada çokça ağlaması sebebi ile cemaate sesini işittirememesi endişesi değil, insanların Ebu Bekir hakkında kötümser olmaları endişesi idi. Âişe, bunu açıkça beyan etmiştir. Rivayetin geldiği bazı yollar da şu şekildedir: “Beni, Ebu Bekir’i imamlıktan döndürmeye sevk eden şey, kalbimin, insanların Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in makamına geçen kimseden hoşlanmaları hususunda rahat olmaması idi.