





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhumâ- merfu olarakanlatıyor: «Allah, bir kavme azap etmek istediğinde o kavim içerisinde bulunan (iyi-kötü) her ferde azap isabet ettirir. Sonra (kıyamet gününde) herkes kendi ameline göre diriltilir.»
Muttefekun Aleyh«Allah, bir kavme azap etmek istediğinde» yani, Allah, bir kavme kötü amelleri sebebi ile azap etmek istediği zaman, «O kavim içerisinde bulunan her ferde azap isabet ettirir.» yani kötü ameli işleyen kimselerin görüşü üzere olmasalar dahi o toplulukta bulunan herkese bu azabı isabet ettirir ve kötülüğün ortaya çıkması ve masiyetin ilan edilmesi sebebi ile hepsini helak eder. «Sonra herkes kendi ameline göre diriltilir.» yani, sonra her ferd ameline göre diriltilir. Ameli salih/iyi olan bir kimse ise onun akibeti de iyi olur. Yok eğer ameli kötü olan bir kimse ise o takdir de onun akibeti de kötü olur. (Dünyada) gerçekleşen bu azap, salih kimseler için bir temizlenme, fasık kimseler için de bir cezalandırmadır. Onların, amellerine göre diriltilmeleri adaletin bir gereğidir. Salih kimseler, amellerinin karşılığını ahirette alacaklardır. Dünyada her ne kadar azap onlara isabet etmiş olsa da bu, onlar için işledikleri günahlara karşı bir kefarettir. Zulmeden kimselere dünyada gönderilen azaba gelince, bu azap, onlarla birlikte olan herkesi içerisine alır. Zulmedenler, aldatmalarına karşılık olarak azap edilirler. Sonra kıyamet günü, onlardan her bir kimse ameline göre diriltilir.
Muaz b. Cebel -radıyallahu anh- anlatıyor: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir sabah namazına o kadar geç kalmıştı ki neredeyse güneş doğacaktı. Derken çabucak çıktı namazı için kamet getirildi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- namazı biraz hafifçe kıldırdı. Selam verince olanca sesiyle saflarda bulunduğunuz şekilde kalınız buyurdu ve bize dönerek şöyle dedi: «Beni bu sabah namazına geciktiren sebebin ne olduğunu söyleyeceğim, geceleyin kalkıp abdest alıp, takdir olunan sayıda namaz kıldım, derken namazda uyuklamaya başladım. Sonra uykum ağırlaştı ve ben Rabbimi en güzel surette gördüm. Ya Muhammed diye buyurdu. Ben de: Buyur Rabbim, buyur! dedim. Rabbim buyurdu ki: Mele-i Âlâ (yüce topluluk), hangi hususta, nelerde yarıştıklarını biliyor musun? dedi. Ben de: Bilmiyorum Ya Rabbi! dedim. Bunu üç kere tekrarladı. Sonra avucunu iki küreğimin arasına koydu, ben iki elin serinliğini iki memem arasında hissettim. Her şey bana göründü ve her şeyi bildim. Ya Muhammed! diye buyurdu. Ben de: Buyur Rabbim, buyur! dedim. Rabbim buyurdu ki: Mele-i Âlâ (yüce topluluk), hangi hususta, nelerde yarıştıklarını biliyor musun? dedi. Ben de: Kefaretler konusunda, dedim. Nedir onlar? buyurdu. Ben de dedim ki: Yaya olarak cemaatlere gitmek, namazlardan sonra mescitlerde oturmak, her türlü zorluklar karşısında abdest organlarını kapsamlı yıkamak dedim. Sonra hangi konularda? buyurdu. Yemek yedirmek, yumuşak söz söylemek, insanlar uyurken geceleyin namaz kılmak. Bunun üzerine: Dile benden ne dilersen! buyurdu. Ben de şöyle dua ettim: Allah’ım! İyilikler yapmayı, kötülüklerden el çekmeyi, yoksulları sevmeyi, beni bağışlayıp bana rahmet etmeni senden dilerim. Bir topluma bir fitne göndereceksen, beni o fitneye düşürmeksizin vefat ettir. Bana seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi ve senin sevgine yaklaştıran her ameli sevmeyi nasip eyle.» Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Bu söylenenler haktır ve gerçektir. Bunları kendinize ders edininiz ve öğreniniz.» buyurdu.
Tirmizî rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirMuaz b. Cebel –radıyallahu anh- Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in bir gün sabah namazını kıldırmak için geç geldiğini haber veriyor. Öyle geç kalmıştı ki; namazı ancak güneşin doğmasına çok az kala kıldırabilmişti. Hızlı bir şekilde gelerek, kamet getirilmesini emretmiş, selam verdikten sonra sahabelere yerlerinde kalmalarını emrederek, namaza geç kalış sebebini beyan etmiştir. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- gece kalkıp, abdest alarak yüce Allah’ın dilemesi ile namaz kılmış ve namaz esnasında uyuya kalmıştır. Uykusunda Rabbini en güzel surette görmüştür. Allah Teâlâ kendisine mukarreb/yakınlaştırılmış meleklerin hangi konuda konuştuklarını sormuş, Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- de bilmediğini beyan etmiştir. Bu soru ve cevap üç kere tekrarlandıktan sonra Allah Teâlâ avucunu Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in iki küreği arasına koymuş, o da yüce Allah’ın iki elinin parmak serinliğini iki memesi arasında hissetmiştir. Şüphesiz Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in Rabbini vasfettiği bu sıfatlar hak ve sıdk haberlerdir. Bu sıfatları tasdik edip, iman etmek gerekir. Zira yüce Allah’ın kendisini vasfettiği sıfatlara da böyle teşbih ve temsil etmeden iman etmek gerekir. Bu türden bazı sıfatları anlamakta zorluk çekenler yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de övdüğü ilimde derinleşenlerin söylediği gibi söylesinler. Onlar; “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.” derler. Bilmediği konularda tekellüf ederek, zorlama yorumlar yapmalarına hiç gerek yoktur. Böyle yapması sonucu helak olabilirler. Mümin kimseler böyle ayet ve hadisler karşısında Allah ve Rasûlü bizlere böyle haber vermiştir. Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir, derler. Bu tür ayet ve hadisler Mümin kimselerin imanını arttırır. Allah Teâlâ avucunu Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in iki küreği arasına koyunca her şey onun gözü önünde aydınlığa kavuşmuş, böylece kendisine sorulan cevabı bulmuştur. Cevaben; melekler kendi aralarında günahlara kefaret olan hususları konuşup tartışıyorlar demiştir. Meleklerin konuşup, tartışması bu amelleri yazıp göğe yükselmek için yarışmalarıdır. Yahut bu amellerin fazileti ve şerefi hakkında konuşmalarıdır. Bu hasletler; cemaatle namaz kılmak için camiye yürüyerek gitmek, zikir çekmek, Kur’an okumak, ilim öğrenip öğretmek için namazlardan sonra camide kalıp beklemek, abdesti güzelce alarak soğuk hava koşulları gibi zor durumlarda bunu yapmaktır. Ardından Rabbimiz Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’e; "Melekler hangi konularda konuşup, tartışırlar." diye tekrardan sormuştur. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- de: «Yemek yedirmek yumuşak söz söylemek, insanlar uyurken geceleyin namaz kılmak.» diye cevap vermiştir. Bunun üzerine: Allah Subhanehû ve Teâlâ: "Dile benden ne dilersen!" diye buyurmuş, o da; kendisine iyilikler yapmayı, kötülüklerden el çekmeyi, yoksul ve fakirleri sevdirmesini, bağışlayıp, rahmet etmesini dilemiştir. Bir topluma bir fitne gönderdiğinde kendisini o fitneye düşürmeksizin vefat ettirmesini, kendisini sevmeyi, onu sevenleri sevmeyi ve sevgisine yaklaştıran her ameli sevmeyi isteyip, niyaz etmiştir. Ardından Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- bu söylenenlerin hak ve gerçek olduğunu haber vermiş, sahabelere bunları kendilerine ders edinip öğrenmelerini de emretmiştir.
Enes –radıyallahu anh- Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu aktarmıştır: «Allah Teâlâ cennette Âdem’in bedenine şekil verip dilediği kadar bıraktıktan sonra İblis, etrafında dolaşıp ona bakmaya başladı. Onun içini boş görünce kendine sahip olamayan, bir mahluk yarattığını anladı.»
Müslim rivayet etmiştirAllah -Azze ve Celle- cennette Adem’i yaratıp suretine şekil verdiğinde bir müddet ona ruh üflemeden öylece bıraktı. İblis bu şeyin ne olduğunu anlayabilmek için etrafında dolanıp, ona bakmaya başladı. İçini boş görünce kendinden vesveseyi def etmeye malik olmayan zayıf bir mahluk olduğunu ya da günah için oyuk olan o yerden gelinebileceğini anladı. O yüzden ağaçtan o meyveyle geldi ya da bildi ki ortası boş olan mahluk zayıftır. Bazı insanlara hadiste geçen “cennetteyken” lafzını anlamakta zorlandılar. Çünkü bazı naslarda Adem’in yer yüzünden yaratıldığı vârid olmuştur. Buna şöyle cevap verilir: Yeryüzünde bu şekilde bırakılıp, bazı evreler geçirmesi istenmiştir ki şekli ruh üflenmeyi kabul edecek hale gelsin, sonra da cennete taşınıp orada ruh üflenmiş olabilir.
Nevvâs b. Sem’ân -radıyallahu anh- şöyle dedi: Bir sabah Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- deccaldan uzun uzun bahsetti. Sonunda yorulup sesini alçalttı, sonra tekrar yüksek sesle konuştu. Biz onun anlatışına bakarak deccalın Medine civarındaki hurmalıklara gelip dayandığını zannettik. Tekrar yanına gittiğimiz zaman üzüntümüzü anladı ve: “Hayrola, bu ne hal?” dedi. Biz de: Yâ Rasûlallah! Sabahleyin deccaldan bahsettin. Kâh alçak sesle kâh yüksek sesle konuştuğun için, biz onun hurmalıklara gelip dayandığını sandık, dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Sizin adınıza deccaldan başka şeylerden daha çok korkuyorum. Şayet deccal ben aranızdayken çıkarsa, onun oyununu bozar, delillerini çürütürüm. Eğer ben aranızdan ayrıldıktan sonra çıkarsa, artık herkes kendini ona karşı savunup korumalıdır. Zaten Allah Teâlâ mü’minleri onun kötülüklerinden koruyacaktır. Deccâl kıvırcık saçlı, patlak gözlü, (Câhiliye devrinde ölen) Abdüluzzâ b. Katan’a benzeyen bir gençtir. Sizden onu gören Kehf sûresinin baş (ve son) tarafından onar âyet okusun. O Şam ile Irak arasındaki bir yerden çıkacak. Sağa sola her yana kötülüğünü yayacaktır. Ey Allah’ın kulları, imanınızı koruyup direnin!”Yâ Resûlallah! Deccâlin yeryüzünde kalma süresi ne kadardır? Diye sorduk. Şöyle buyurdu: “Kırk gündür. Bir günü bir yıl kadar, bir başka günü bir ay kadar, bir diğer günü de bir hafta kadardır; geri kalan günleri ise sizin bildiğiniz günler gibidir.” Biz: Yâ Rasûlallah! Bir yıl kadar olan günde, kılacağımız bir günlük namaz kâfi gelecek mi? dedik. “Hayır, siz namaz vakitlerini ona göre takdir ve hesap ediniz” buyurdu. Biz: Yâ Rasûlallah! Onun yeryüzündeki sürati ne kadardır? Diye sorduk. Şöyle buyurdu: “Rüzgârın sürüklediği bulut gibi insanların yanından geçer, ilâh olduğunu söyleyerek kendisine iman etmelerini ister, onlar da iman ederler. Göğe yağmur yağdırmasını emreder, yağmur yağar; yere bitki bitirmesini emreder, otlar, çayırlar biter; insanların yayılmaya gönderdikleri hayvanları daha gösterişli ve semiz, sütleri daha bol olarak döner. Daha sonra başka insanların yanına gelerek onları kendine inanmaya davet eder; fakat onlar kendisine inanmayıp teklifini geri çevirirler; deccal de yanlarından ayrılıp gider; lakin sabahleyin suları çekilip çayır çimenleri kurur, hayvanları da helâk olur. Deccâl bir örene uğrayıp ‘Definelerini ortaya çıkar!’ der, o harâbedeki defineler arıbeyinin peşinden giden arılar gibi deccalın arkasından gider. Sonra deccal babayiğit bir genci yanına çağırıp onu kılıcıyla ikiye biçer; vücudunun her parçası bir yana düşer; ardından ona seslenir. Delikanlı gülümseyen bir çehreyle ona doğru gelir. Deccal böyle işler yaparken Allah Teâlâ Mesîh İbni Meryem sallallahu aleyhi ve sellem’i gönderir. Mesîh, boyanmış iki elbise içinde, ellerini iki meleğin kanatları üzerine koyarak Dımaşk’ın doğusundaki Akminare’nin yanına iner. Mesih parıldayan yüzüyle başını yere eğince saçlarından terler damlar, başını kaldırınca inci gibi nûrânî damlalar dökülür. Onun nefesini koklayan kâfir derhal ölür. Nefesi baktığı yere ânında ulaşır. Mesih deccâlin peşine düşer, onu (Kudüs yakınındaki) Bâbü Lüd’de yakalayıp öldürür. Sonra Îsâ -sallallahu aleyhi ve sellem-, Allah Teâlâ’nın kendilerini deccâlin şerrinden koruduğu birtakım insanların yanına gelir, onların yüzlerini okşayarak deccâl fitnesinin sona erdiğini söyler ve kendilerine cennetteki yüksek derecelerini haber verir. Bu sırada Allah Teâlâ Îsâ -sallallahu aleyhi ve sellem-’e vahyederek “Kimsenin öldüremeyeceği kullar yarattım; diğer kullarımı toplayıp Tûr’a götür” buyurur. Allah Teâlâ Ye’cûc ve Me’cûc’ü yeryüzüne gönderir. Onlar tepelerden süratle inip giderler; öncüleri Taberiye gölüne varıp gölün bütün suyunu içer. Arkadan gelenler oraya vardıklarında, “Bir zamanlar burada çok su varmış” derler. Îsâ -sallallahu aleyhi ve sellem- ile yanında bulunan mü’minler Tûr dağında mahsur kalırlar. Onlardan her biri için bir öküz başı, sizin bugünkü paranızla yüz altından daha kıymetli olur. Îsâ sallallahu aleyhi ve sellem ile yanındaki müminler bu belâdan kendilerini kurtarması için Allah Teâlâ’ya yalvarırlar. Allah Teâlâ da Ye’cûc ve Me’cûc’ün enselerine kurtçuklar musallat eder; hepsi bir anda ölüp gider. Ardından Îsâ -sallallahu aleyhi ve sellem- ile müminler Tûr dağından inerler. Ye’cûc ve Me’cûc’ün kokmuş cesetlerinin olmadığı bir karış yer bulamazlar. İsa -sallallahu aleyhi ve sellem- ile yanındaki müminler bu belâdan da kendilerini kurtarması için Allah Teâlâ’ya yalvarırlar.Allah Teâlâ deve boyunları gibi iri kuşlar gönderir; bu kuşlar onların kokmuş cesetlerini alarak Cenâb–ı Hakk’ın dilediği yere götürüp atarlar. Sonra Allah Teâlâ hiçbir evin ve çadırın engel olamayacağı bol bir yağmur gönderir; bu yağmur yeryüzünü ayna gibi pırıl pırıl temizler. Daha sonra yeryüzüne “Meyveni bitir, bereketini getir” diye emredilir. O gün bir grup insan tek bir nar ile doyar, kabuğuyla da gölgelenirler. Yaylıma gönderilen hayvanların sütü de bereketlenir, bir devenin sütü kalabalık bir grubu, bir ineğin sütü bir kabileyi, bir koyunun sütü bir cemaati doyurur. Onlar böyle yaşayıp giderken Allah Teâlâ tatlı bir rüzgâr gönderir; bu rüzgâr onları koltuk altlarından sarmalayıp her mü’minin ve müslümanın ruhunu alıp götürür. Yeryüzünde insanların en fenaları kalır; onlar eşekler gibi birbiriyle tepişip herkesin gözü önünde cinsel ilişkide bulunurlar ve kıyamet onların üzerine kopuverir.Müslim rivayet etmiştir.
Müslim rivayet etmiştirBüyük kıyamet alametlerinden biri deccalın çıkışıdır.O da hadiste zikredilen Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in haber verdiği iman ve tasdik etmenin farz olduğu gaybi işlerden biridir.Müslüman için durumu gizli kalmaması için deccalın özellikleri tam olarak zikredildi.İnsanlara imtihan ve sınama olması için Allah Teâlâ ona hayret verici güçler ve harkulade şeyler verdi.Mekke ve Medine hariç bütün yeryüzünü dolaşacaktır.İşinin sonu Allah'ın Peygamberi İsa -aleyhisselam- ile olacaktır.Sonra Ye'cûc ve Me'cûc yeryüzünü fesatla dolduracaklar.Yine onlar da kıyamet alametlerindendir.Onları deccaldan kurtarması için Allah'ın Peygamberi İsa ve müminler Allah Teâlâ'ya yalvarırlar.Bu büyük olaylar ve vakıalardan sonra kıyamet kopacaktır.Allah Teâlâ mümin kullarının ruhlarını kabzetmiştir.Kıyamet yaratılmışların şerlileri üzerine kopacaktır.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Allah, bir kulu sevdiği zaman, Cibrîl -aleyhisselam-'a seslenir muhakkak ki Allah, filan kulunu seviyor, sen de sev diye buyurur. Şöyle dedi: Cibrîl -aleyhisselam- onu sever. Sonra sema ehline Muhakkak ki Allah, filan kulunu seviyor siz de onu sevin diye nida eder. Böylece onu sema ehli de sever. Sonra onun için yeryüzünde bir kabul konur. (Allah) Bir kula da buğz ettiği zaman Cibrîl -aleyhisselam- çağırarak: Ben filana buğz ediyorum, ona sen de buğzet! der ve Cibrîl de ona buğzeder. Sonra sema ehli arasında: Allah filana buğz ediyor, ona siz de buğz edin! diye seslenir. Onlar da ona buğz ederler. Sonra o kul için yeryüzünde buğz konur.»
Sahih-i MüslimNebî -sallallahu aleyhi ve sellem-: Allah'ın emirlerine itaat eden ve yasaklarından sakınan Mümin kulunu sevdiği zaman Cibrîl'e seslendiğini bildirmiştir. Allah Teâlâ filanca kişiyi seviyor, o halde sen de onu sev. Meleklerin efendisi Cibrîl -aleyhisselam- onu sever ve Cibrîl gökteki meleklere şöyle seslenir: Rabbiniz filanca kişiyi seviyor, siz de onu sevin. O zaman göktekiler de onu sevecek ve Müminlerin kalplerinde ona karşı sevgi, eğilim ve hoşnutluk yerleşecektir. Eğer Allah bir kulundan nefret ederse, Cibrîl'i çağırır: Filanca kişiden nefret ediyorum, bu yüzden ondan nefret et; Cibrîl de ondan nefret ediyor, sonra Cibrîl göktekilere sesleniyor: Rabbiniz falanca kişiden nefret ediyor, siz de ondan nefret edin. Böylece onlar da o kimseden nefret ederler ve böylece Müminlerin kalplerine o kimseye karşı nefret ve düşmanlık yerleşir.
Enes b. Malik ve Ebu Hureyre -radıyallahu anhûma- naklediyor; Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in Rabbinden rivâyet ettiği bir hadis-i kudsîde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kul(um) bana bir karış yaklaştığı zaman, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşınca ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek geldiği zaman, ben ona koşarak varırım."
Buhârî rivayet etmiştir - Muttefekun AleyhKim, Allah’a az da olsa ibadetlerden bir şey ile yakınlaşırsa, Allah, onu kat kat sevap ve ikram ile karşılar. Kul, ibadet ve itaatini artırdıkça Allah ona verdiği sevabı artırır ve onu çabucak fazlı ve rahmetiyle kuşatır. Hadis yüce Allah'ın sıfatları ile alakalı hadislerden değildir. Sıfatları ispat eden ehli sünnet ve’l-cemaatten olan ilim ehlinden bir topluluğun görüşü de bu şekildedir. İbn Teymiye de bu görüşe sahip olan alimlerdendir. Ehli sünnetten diğer bir takım kimselere göre ise bu hadis hervele (koşarak gelme) sıfatının ispatı vardır. Ancak bu sıfatın keyfiyeti hakkında konuşulmaz.
Muhammed b. Zeyd'den nakledildiğine göre bazı kişiler, dedesi Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhümâ-'ya gelip: Biz idarecilerimizin yanına girer ve onlara karşı, oradan çıktığımız zaman söylediklerimizin tam tersi sözler söyleriz, dediler. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer: Bu sizin yaptığınızı biz, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında iki yüzlülük sayardık, cevabını verdi.
Buhârî rivayet etmiştirAbdullah b. Ömer -radıyallahu anhümâ-'ya gelip: Biz idarecilerimizin yanına girer ve onlara karşı, oradan çıktığımız zaman söylediklerimizin tam tersi sözler söyleriz, dediler.Bunun üzerine Abdullah b. Ömer: Bu sizin yaptığınızı biz, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında iki yüzlülük sayardık, cevabını verdi.Bu da onlar konuşup yalan söylemeleri,hiyanet edip nasihat etmemeleri sebebiyledir.Emirler,vezirler,başkanlar ve kırallar gibi yöneticilerin yanına girenlerin yapmaları gereken bir iş hakkında konuştuğu zaman doğrusunu konuşmalarıdır.
Aişe –radıyallahu anha-’dan merfu olarak şöyle rivayet edilmiştir: «Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona kavuşmak istemez.» buyurdu. Bunun üzerine ben, "Ey Allah’ın Resulü! (Bu isteksizlik) ölümden hoşlanmamak anlamında mıdır? Zira hiçbirimiz ölümden hoşlanmayız.’’dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Hayır, o anlamda değil. Mü’min, Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti ile müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmak ister; o zaman Allah da ona kavuşmak ister. Kâfir ise Allah’ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmak istemez. O zaman Allah da ona kavuşmak istemez."
Müslim rivayet etmiştirAllah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister’’ buyurdu. Kim de Allah’a kavuşmak istemezse, o zaman Allah da ona kavuşmak istemez. Bunun üzerine Aişe –radıyallahu anha-: «Ey Allah’ın Rasûlü! (Bu isteksizlik) ölümden hoşlanmamak anlamında mıdır? Zira hiçbirimiz ölümden hoşlanmayız.» dedi. Bunun üzerine Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-: ’Hayır, o anlamda değil diyerek, insan Allah’a kavuşmayı isterse Allah da ona kavuşmayı ister, buyurarak haber verdi. Mümin kimse Allah’ın Müminler için cennette hazırladığı nimetlere ve bol mükâfata iman eder ve onları arzular; bu nedenle de dünya hayatı onun gözünde değersizleşir, dünyaya önem vermez. Çünkü daha iyi bir hayata kavuşacaktır. İşte bu durumda o, Allah’a kavuşmayı ister. Özellikle de ölüm anında Allah’ın rahmeti ve rızası ile müjdelendiği vakit Allah’a kavuşmayı daha çok ister/arzular. İşte o zaman Allah da ona kavuşmayı ister. Kâfire gelince Allah’ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmak istemez; o zaman Allah da ona kavuşmak istemez. Nitekim özet bir şekilde zikredilmiş olan ölüm döşeğinde olan kişiyle ilgili bir hadiste kâfirin, Allah’ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman ruhunun bedeninin her köşesine yayılacağı ve bedenden çıkmayı reddedeceği, bu nedenle de onun, ıslak yünün içinden dikenin çıkarılması gibi zorla çekilerek çıkarılacağı bildirilmiştir. Yani kâfir ruhunun çıkmasını istemeyecektir. Çünkü ona kötü şeyler haber verilmiştir. Bu nedenle Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları (sekeratı) içinde, melekler de ellerini uzatmış, onlara, "Haydi çıkarın (o tatlı) canlarınızı!" Yani onlar canlarına düşkündür, ölmek istemezler, ancak melekler, "Haydi çıkarın (o tatlı) canlarınızı!" derler. Zira onlara kötü akıbetleri haber verildiği zaman, ruhları cesetlerinin her yanına dağılır ve melekler, dikenli şişin ıslak yünden çekilip çıkarılması gibi ruhu zorla çıkarırlar.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfu olarak rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: "Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil, Cennet nehirlerindendir."
Müslim rivayet etmiştirSeyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil nehirleri Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-'in vasıflarıyla cennet nehirleridir. Bazı alimler, "Gerçekten bu nehirler cennet nehirleridir. Ne var ki dünyaya gönderilince dünyalık olarak, dünyada bulunan nehirlerin özelliklerini almışlardır." diye açıklamada bulunmuşlardır.