





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Enes -radıyallahu anh- anlatıyor: "İnsanlar Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü fiyatlar yükseldi, bizim için fiyatları siz tespit edin." dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «el-Musa'ir/Fiyatları koyan Allah'tır. el-Kabid/Tutan, el-Basit/Veren, er-Rezzak/Rızık veren O'dur. Ben; hiç kimseye kan ve malda zulmetmemiş olduğum ve hiç kimsenin de benden bir şey talep etmediği bir halde Allah'a kavuşmayı dilerim.»
İbn Mâce rivayet etmiştir - Tirmizî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirAllah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- döneminde fiyatlar yükselmişti. Bunun üzerine insanlar kendisinden fiyatları tespit etmesini istediler. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- ise «el-Musa'ir/Fiyatları koyan Allah'tır. el-Kabid/Tutan, el-Basit/Veren, er-Rezzak/Rızık veren O'dur.» diye buyurmuştur. Yani, fiyatları indirip, yükselten Allah Teâlâ’dır. Dilediği kimseye rızkı bol dilediğine de az verir. Kim fiyat tayininde bulunursa yüce Allah’ın isteyip, dilediği bu hususta O’na karşı gelmiş ve rakip olmuş sayılır. Yüce Allah’ın kulları çıkarına belirlediği ucuzluk ve pahalılık haklarına mani olmuş kabul edilir. Devamın da Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Ben hiç kimseye kan ve malda zulmetmemiş olduğum ve hiç kimsenin de benden bir şey talep etmediği bir halde Allah'a kavuşmayı dilerim.» demiştir. Yani insanların kendisinden istediği fiyat koyma talebine karşı çıkmasının sebebi eğer onların istediğini yaparsa insanlara malları hususunda zulüm edecek olması düşüncesidir. Sahiplerinin izni olmadan malların fiyatlarını arttırmak zulüm sayılır. Şayet esnaf kendi arasında anlaşıp, elindeki malın fiyatını stok yapıp, arttırırsa bu durumda devlet başkanı müşteri ve satıcı arasında adaleti tesis etmek gayesiyle piyasa fiyatlarını sınırlandırıp, tayin edebilir. Bir de yararların gözetilmesi ve zararların def edilmesi ilkesi bunu gerektirir. Eğer esnafın anlaşması olmadan, arzın talep edilen miktarı karşılamaması sebebiyle fiyatlar yükselmişse devlet başkanı fiyatlara dokunamaz. Halkı kendi haline bırakıp, yüce Allah’ın onlara rızıklarını pay etmesine müdahale etmez. Buna binaen esnaf fiyatları olağan üstü bir şekilde yükseltemez. Hadisin ifade ettiği mana bu şekildedir.
Ya’la İbn-i Umeyye –radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- bir defasında izarsız (alta giyilen elbise) açıkta yıkanan bir adam gördü. Hemen ashabını Mescid-i Nebevî’de topladı). Minbere çıkarak, Allah Teâlâ’ya övgüde bulundu ve sonra şöyle buyurdu: «Allah Teâlâ son derece hayâlıdır, hayâlı ve örtülü olanları sever. Sizden biriniz yıkandığı zaman örtünsün.»
Nesâî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştirNebi –sallallahu aleyhi ve sellem- bir defasında geniş bir alanda çıplak olarak yıkanan bir adam gördü. Minbere çıkarak, Allah Teâlâ’ya hamd ve övgüde bulunduktan sonra şöyle buyurdu: «Allah Teâlâ son derece hayâlıdır, hayâlı ve örtülü olanları sever. Sizden biriniz yıkandığı zaman örtünsün.» Yani Hayiy ve Sittir isimleri Allah Teâlâ’nın isimlerindendir. Allah Subhanehu hayâyı ve örtüyü sever. Bir Müslümanın yıkandığı zaman insanların önünde avretini göstermesi uygun değildir. Bilakis örtmesi üzerine farzdır. Allah Teâlâ’nın hayâsı kendisine yakışır bir vasıftır. Yaratılmışların hayâsı gibi değildir. Haya; ayıp sayılan ve yerilen bir şeyden korktuğu zaman kişide meydana gelen bir bozulma değişikliktir. Allah Teâlâ hakkında haya; rahmetinin genişliğiyle, tam olan cömertliğiyle, keremiyle, affının büyüklüğüyle ve tevâzusuyla uygun olmayan şeyi terk etmektir.
Ebu Hureyre Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-'den bir çok hadis rivayet etmiştir. Bir tanesi de şöyledir: Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Allah buyurdu ki; "Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana bir kulaç gelirse ben ona daha hızlı gelirim.»
Müslim rivayet etmiştirKul Rab Teâlâ'ya bir karış miktarı yaklaşırsa Rab Teâlâ ona bir arşın yaklaşır. Kul biraz daha fazla yaklaşırsa Rab Teâlâ ona kulunun kendisine yaklaşmasından daha fazla yaklaşır. Kul Rabbine gelirse Rabbi de ona, onun gelmesinden daha hızlı gelir. Yüce Allah'ın gelmek ve yakınlaşmak sıfatı vardır. Bu iki sıfatı tahrif etmeden, keyfiyetsiz olarak, hiç bir şeye benzetmeden iman edip, ispat ederiz.
Aişe –radıyallahu anhâ- şöyle buyurdu: ‘’Bütün sesleri işiten Allah’a hamd olsun, Havle Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına geldi ve eşinden şikâyet ediyordu. Söyledikleri bana gizliydi, duymuyırdum Peşinden Allah -Azze ve Celle- (Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir) ayetini indirdi. (Mücadele Suresi ayet:1)
İbn Mâce rivayet etmiştir - Buhârî rivayet etmiştir - Nesâî rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirHavle binti Salebe, Evs b. Samit ile evliydi, Salebe ona dedi ki: Sen bana annemin sırtı gibisin. Yani sen bana haramsın. Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’e gitti ve bu olayı ona anlattı. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- ona (Havle’ye): «Sen ona haramsın» dedi. Aişe –radıyallahu anhâ- onun yakınında olmasına rağmen kısık bir sesle Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e yaşım ilerledikten sonra bana zıhar yaptı dedi. Çocukların durumlarını Allah’a şikâyet ederim, eğer onları kendi yanıma alırsam aç kalırlar, onun yanında bırakırsam zayi olurlar dedi. Bu onun Allah Teâlâ’nın şu sözüyle zikrettiği Rasulullah –sallallahu aleyhi ve sellem- ile olan konuşması/tartışmasıdır. (Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir). Aişe –radıyallahu anhâ- dedi ki: ’’Bütün sesleri işiten Allah’a hamd olsun.’’ Gizli dahi olsa sesleri idrak edip kuşatan ve hiçbir ses ondan geri (bütün sesleri işitir) kalmaz. Havle, Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e geldi, kocasından şikâyet ediyordu ve konuştukları bana gizli kalıyordu. Allah -Azze ve Celle- şu ayeti indirdi: (Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir) ayetini indirdi. (Mücadele Suresi ayet:1.) Yani Havle, Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e kocasından şikâyet etmek için geldiği zaman, onunla kısık sesle konuşuyordu. Aişe –radıyallahu anhâ- ona yakın olmasıyla beraber söylediklerini duyamıyordu. Buna rağmen Allah Teâlâ onu yedi kat semanın üzerinden duydu. Zikredilen ayeti indirdi. Bu da Allah Teâlâ’nın işitme sıfatıyla sıfatlandığının en belirgin delillerindendir. Bu da dinde zorunlu olarak bilinmesi gereken şeylerdendir. Bunu da ancak hidayetten ayrılıp dalalete düşen inkâr eder/kabul etmez. Aişe –radıyallahu anhâ-’nın sözü sahabenin -radıyallahu anhum- ilk olarak zihinlerde yer eden zahiri manaya iman ettiklerine delalet eder. Bu da Allah ve Rasûlünün onlardan ve diğer mükelleflerden istediği anlayıştır. Eğer iman ve itikat ettikleri şey yanlış olsaydı, yaptıklarını ikrar etmezdi ve onlara doğru olanı beyan ederdi. Onlardan hiç birinden bu nasların zahirini te’vil ettikleri ve bunu nakletme gerekçelerinin çokluğuna rağmen, ne sahih ne de zayıf bir yolla haber gelmiştir.
Huzeyfe -radıyallahu anh-'den rivayet olunan bir hadiste Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Şüphesiz yüce Allah, her imal eden kimseyi ve imal ettiği şeyi yaratandır.»
İbn Ebî Âsım rivayet etmiştir - İbn Mende "Kitabu't-Tevhid" adlı eserinde rivayet etmiştir - Buhârî "Halku Ef'âli'l-İbâd" adlı eserinde rivayet etmiştirŞüphesiz yüce Allah, her imal eden imalatçı kimseyi ve imal ettiği şeyi yaratandır. Bu hadis kulların fiillerinin yaratılmış olduğuna bir delildir. Zira yüce Allah kullarını ve onların amellerini yaratmıştır.
Ebu Ramse -radıyallahu anh-’dan rivayet olunduğuna göre o, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e: "Bana sırtındakini (nübüvvet mührü) göster; ben tabibim" dedim. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Allah et-Tabîb’dir. Belki, sen şefkatli bir adamsın, onun tabibi onu yaratandır.»
Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirEbu Ramse -radıyallahu anh- tabib bir kimse idi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in iki omzu arasında kabarık bir şekilde duran peygamberlik mührünü gördü ve mührü, fazladan meydana gelen bir yağ kisti olduğunu zannetti. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’den bunu tedavi etmek için izin istedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- buna itiraz etti ve; «Allah et-Tabîb‘dir», yani hastalığa şifâ veren asıl O’dur, O eş-Şâfî’dir. “Bilakis sen şefkatli bir adamsın” yani sen hastaya şefkat ve nezaket gösteriyorsun, demektir. Çünkü et-Tabîb, ancak hastalığı ve onun devasını hakkıyla bilendir. Sıhhat ve şifa vermeye kadir olan da O’dur. Bu da Allah’tan başkası değildir.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh- anlatıyor: "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: «Cennet ve cehennem, aralarında (ihtilaf ederek Allah nezdinde) dava açtılar. Cehennem: "Ben, mütekebbirler (dünyada büyüklük taslayanlar) ve mütecebbirler (zorbalık yapanlar) için tercih edildim!" diye övündü. Cennet de: "(Ey Rabbim!) Bana niçin sadece zayıflar ve (insanlar nazarında) düşük olanlar, (hakir görülenler) girer?" dedi. Allah Teâlâ önce cennete hitap etti: "Sen benim rahmetimsin. Kullarımdan dilediklerime rahmetimi seninle ulaştıracağım!" Sonra da cehenneme hitap etti: "Sen de benim azabımsın. Kullarımdan dilediğimi seninle azap edeceğim!" (Her ikisine yönelerek): "İkiniz(in de vazifesi var! İkiniz de) dolacaksınız!" buyurdu. Ancak cehennem, bir türlü dolmak bilmedi. Allah Teâlâ da ayağını üzerine bastı. Derken cehennem: "Yeter! Yeter!" diye inledi. Bu suretle dolmuş olan cehennemin ağzı birbirine kavuştu. Allah mahlûkatından hiçbir ferde asla zulmetmez. Cennete gelince, Allah yeni mahlûkat yaratarak onu dolduracaktır.»
Muttefekun AleyhCehennem cennete karşı övünmüştür. Çünkü o Allah Teâlâ’nın kendisine karşı gelen, Rasûllerini yalanlayan, mücrimlerden, azgınlardan ve büyüklük taslayanlardan intikam alacağı yerdir. Cennet de: Bana niçin bana girenler genellikle zayıflar ve (insanlar nazarında) düşük olanlar, (hakir görülenler) Allah’a karşı alçak gönüllü, itaat eden kullar diye şikâyette bulunmuştur. Cennet ve Cehennem'in buradaki sözleri gerçek olan sözlerdir. Allah Teâlâ onlara şuur, ayırt etme, akıl ve konuşma özelliği vermiştir. Hiçbir şey Allah -Azze ve Celle-’yi aciz bırakamaz. Allah Teâlâ önce Cennet'e hitaben: "Sen benim rahmetimsin. Kullarımdan dilediklerime rahmetimi seninle ulaştıracağım!" sonra da Cehenneme hitaben: "Sen de benim azabımsın. Kullarımdan dilediğimi seninle azap edeceğim!" dedi. Allah Teâlâ’nın ikisi arasındaki hükmü budur. Yani Allah Teâlâ cenneti, ona girmesini dilediği kullarına rahmet etmek için, onlara lütufta bulunmak ve onun ehli olmaları için yaratmıştır. Cehennemi de, O’na isyan eden, O’na ve Rasûllerine nankörlük eden kimselere azap etmek için yaratmıştır. Çünkü hepsi Allah’ın mülküdür, dilediği gibi tasarrufta bulunur. O, yaptığından dolayı sorgulanamaz, fakat onlar sorgulanırlar. Ancak Cehenneme de ameli onu oraya sokacaktan başkası da girmez. Sonra "İkiniz(in de vazifesi var! İkiniz de) dolacaksınız!" buyurdu. Bu Allah’ın, o ikisinde kalacak kimselerle onları dolduracağının vaadidir. Cehennem bunu açıkça ifade etmiştir: “ O gün cehenneme doldun mu? deriz. O da daha var mı? der.” Allah -Azze ve Celle- cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağına yemin etmiştir. Cennet ve cehennem hesaptan sonra Ademoğlu ve cinlerin kalacağı yerdir. Kim Allah’a iman eder, yalnız O’na ibadet eder ve Rasûllerine tabi olursa varacağı yer cennettir. Kim de karşı gelir, kâfir olur ve kibirlenirse onun da varacağı yer cehennemdir. Ancak cehennem, bir türlü dolmak bilmedi. Allah Teâlâ da ayağını üzerine bastı. Derken cehennem: "Yeter! Yeter!" diye inledi ancak o zaman doldu ve ağzı birbirine kavuştu. Allah kullarından hiç kimseye zulmetmez. Cehennem Allah -Azze ve Celle- ayağını üzerine koymadan dolmadı. Bundan sonra bir tarafı diğer tarafına birleşerek kavuştu ve içindekiler sıkıştılar. Böylece cehennem doldu ve Rabbin kimseye zulmetmedi. Tahrif , ta’til, tekyif ve temsil yapmadan Allah -Azze ve Celle-’ye ayak ispat etmek vaciptir. Sonra Allah Teâlâ söyle dedi: “Cennete gelince, Allah onu yeni mahlûkat yaratarak onu dolduracaktır.” Cennet Allah -Azze ve Celle- onun için başka kullar yaratmadıkça dolmayacaktır. Onların yaratılmasından sonra dolacaktır.
Ebu Hureyre'den -radıyallahu anh-'den rivayet edildiğine göre, Allah Rasûlü - sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Adem ile Musa münakaşa ettiler. Musa Ey Adem! Sen bizim babamızsın. Sen bizi mahrumiyete düşürdün ve Cennetten çıkarttın! dedi. Adem de ona: Sen, Allah'ın kelamı ile seçkin kıldığı bir kimsesin ve senin için eliyle (Tevrat'ı) yazdığı Musa'sın. Öyle iken sen, Allah'ın beni yaratmasından kırk sene evvel üzerime takdir buyurduğu bir işten dolayı mı beni kınıyorsun? dedi. Böylece Adem, Musa'ya galip geldi. Adem, Musa'ya galip geldi.» buyurdu.
Muttefekun Aleyh«Adem ile Musa münakaşa ettiler.» Yani herbiri diğerine burhan ve delilini zikretti. Bu olay Musa –aleyhisselam-’ın vefatından sonra yahut rüyada gerçekleşmiş olabilir. Çünkü peygamberlerin rüyaları vahiydir. Bu gibi konularda teslimiyet sergilemeliyiz. Olayın gerçek manada hakikatini bilmemiz mümkün değildir. «Musa Ey Adem! Sen bizim babamızsın. Sen bizi mahrumiyete düşürdün ve Cennetten çıkarttın! dedi.» Bizi mahrum bırakan ve cennetten çıkarılmak ile sonuçlanan hata ile doğru yoldan ayrılmamıza sebep oldun. Bu olayın ardından bizler şeytanların bizi saptırması ile karşılaştık. «Adem de ona: Sen, Allah'ın kelamı ile seçkin kıldığı bir kimsesin.» Allah Teâlâ seni seçerek, konuştu ve kelamını sana duyurdu. Bu özellik Musa –aleyhisselam-’ın diğer peygamberler arasındaki bir hususiyetidir. Zira yüce Allah kendisi ile arada hiçbir aracı olmadan konuşmuş, kelamını duyurmuştur. «Ve senin için eliyle (Tevrat'ı) yazdığı Musa'sın.» Senin için Tevrat’ı kendi eliyle yazmıştır. Bu habere olduğu gibi iman etmeli, keyfiyetsizce, tahrif etmeden, hiçbir şeye benzetmeden ve inkâra düşmeden ispat etmeliyiz. «Öyle iken sen, Allah'ın beni yaratmasından kırk sene evvel üzerime takdir buyurduğu bir işten dolayı mı beni kınıyorsun?» Nasıl olur da yüce Allah’ın beni yaratmadan kırk yıl önce levh-i mahfuzda, Tevrat sahifeleri ve levhalarında yazmış olduğu bir şeyden dolayı beni kınarsın. «Böylece Adem, Musa'ya galip geldi.» Yani Adem’in delili Musa’nınkinden üstün oldu. Allah’ın salat ve selamı ikisinin üzerine olsun. Yüce Allah Adem’in cennetten çıkarılacağını, yer yüzüne ineceğini biliyordu. Nasıl olur da bu konudaki yüce Allah’ın ilminin olduğu bir olayı geri çevirebilirdi. Adem –aleyhisselam-’ın delili üstün oldu. Çünkü hakkında takdir olan bir şeyi değiştirmek ve onu geri çevirmek mümkün değildi. Bilakis bu başına gelenler her şeyi çok iyi bilen ve her şeye kadir olan yüce Allah’ın takdir etmesinden başka bir şey değildi. Bu sebeple böyle bir olayı ne def etmek ve ne de olduktan sonra ortadan kaldırmak mümkündür. Önünde tek bir seçenek vardır, o da teslim olmaktır. Bütün bunlarla birlikte kader henüz ortaya çıkıp, yaşanmamış şeyler için delil olarak sunulamaz. Çünkü insan emirlere itaat etmek, yasaklardan kaçınmakla emir olunmuştur. Olaylar henüz yaşanmadan önce insan kendisi için kader olarak belirlenen şeyin ne olduğunu bilemez. Olay başına gelir ve def etmek mümkün olmaz ise kadere teslim olunmaktan başka bir yol yoktur. Bu Allah’ın kaderidir. Ne dilerse onu yapar diyerek, işlediği günah için istiğfarda bulunup, Rabbine tövbe eder. Bu olaydan anlaşılan o dur ki, Adem Musa’ya galip gelmiştir. Çünkü Musa Adem’i kendi soyundan gelen insanların işledikleri günahlar sebebiyle kınamıştır. Adem ise başına gelen bu olayın bir kader olduğunu dolayısıyla bu olayın yaşanmak zorunda olduğunu ileri sürmüştür. İster bu olaylar kulların kendi elleriyle işlediklerinden dolayı başlarına gelen belalar olsun ve ister başka hususlar olsun fark etmez aynıdır. Kulun sabır ve teslimiyet göstermesi gerekir. Ama bütün bunlar suç işlemiş suçluların kınanması ve cezalanmasını ortadan kaldırmaz.
Câbir b. Abdillah -radıyallahu anhuma-: “Bana bir adamın Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den duyduğu bir hadis ulaştı. Bir binek satın aldım. Sonra üzerine yolculuk yapacağım yüklerimi koydum. (O hadisi duymak için) bir aylık yola çıktım. Nihayet Şam’da yanına vardım. Bir de baktım ki Abdullah b. Uneys -radıyallahu anh- orada duruyor. Kendisi kapıcısına: “Ona (gelene) bir sor kendisi Câbir olacak” dedi. "İbn Abdullah mı?” diye sordu. Ben de: “Evet” diye cevap verdim. Kendisi bunun üzerine elbisesini topladı ve benimle musafaha etti, sarıldı ben de sarıldım. Ben de ona: “Senden bana ulaşan bir hadis var da, o hadisi sen Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den duymuşsun, kısas konusu ile ilgili. Ben de onu senden almaya geldim. Çünkü senden duymadan önce ölürsün diye ya da senden önce ölürüm diye korktum.” O da dedi ki: “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’den duyduğuma göre, şöyle buyurdu: «İnsanlar -yahut- kullar, kıyamet gününde çıplak, sünnetsiz ve buhmen olarak haşir olunacaklardır.» Biz de: “Ey Allah’ın Rasûlü! Buhmen ne demektir?” diye sorduk. O da:«Yanlarında hiçbir şeyleri bulunmayan demektir» diye buyurdu ve devamla, yakın olanın işittiği gibi uzak olanın da işiteceği bir sesle: «Ben Melik'im (hükümranım), Deyyân'ım (Hakim'im, hüküm verenim) diye nida eder. Cehennem ehlinden olan bir kimsenin bir tokatlık hak dahi olsa Cennet ehlinden hakkı bulunsa onu geri almadan Cehennem'e girmez. Cennet ehlinden olan bir kimsenin de -bir tokatlık hak dahi olsa- Cehennem ehlinden hakkı bulunsa onu geri almadan Cennet'e girmez.» diye buyurdu. Biz de: “Bizler Allah Teâlâ’ya çıplak, sünnetsiz ve yanımızda hiçbir şey bulunmadığı halde gideceğimize göre bu nasıl olur? diye sorduk." Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de: «Hasenâtlarla (iyiliklerle) ve kötülüklerle.» buyurdu.
Ahmed rivayet etmiştirCâbir b. Abdullah el-Ensârî -radıyallahu anhuma- Abdullah b. Uneys -radıyallahu anh-'ın Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den kendisinin işitmediği bir hadisi işittiğini haber veriyor. Cabir, bir deve satın aldı. Sonra üzerine yolculuk yapacağı yüklerini koydu ve o hadisi duymak için Şam'a, Abdullah b. Uneys -radıyallahu anh-'ın yanına varıncaya kadar bir aylık yola çıktı. Cabir, Abdullah b. Uneys -radıyallahu anh-'ın yanına girdi. Kendisi kapıcısına: “Ona (gelene) bir sor kendisi Câbir olacak” dedi. “İbn Abdullah mı?” diye sordu. Ben de: “Evet” diye cevap verdim. Kendisi bunun üzerine hızlı bir şekilde ve hızından elbisesine basarak çıktı. Birbirlerinin boynuna sarıldılar. Câbir --radıyallahu anh- ona: “Senden bana kısas ile alakalı senin Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den duymuş olduğun bir hadis ulaştı. Ben, o hadisinden almaya geldim. Çünkü ben o hadisi senden duymadan önce senin ölmenden yahut kendim ölmekten korktum.” dedi. O da dedi ki: “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’den duyduğuma göre şöyle buyurdu: «İnsanlar -ya da kullar- kıyamet gününde çıplak, sünnetsiz ve buhmen olarak haşr olunacaklardır.» Biz de: “Ey Allah’ın Rasûlü! Buhmen ne demektir?” diye sorduk. O da: «Yanlarında hiçbir şeyleri bulunmayan» Allah kıyamet günü insanları hesaba çekmek,amellerinin karşılıklarını vermek için bir yerde toplayacak. Onları anneleri doğurduğu gibi o vakit çıplak ve sünnetsiz olacaklar. Ve onlarla beraber dünyadan hiçbir şey olmayacak. ''Ses ile nida etti'' Nida ancak ses ile olur. İnsanlar sessiz bir nida bilmezler. Burada sesin zikredilmesi nidayı pekiştirmek içindir. Bu da açıklık ve aşikarlıkta en üst derecede Allah Teâlâ'nın kendisinden işitilecek bir söz ile konuştuğunun göstergesidir. Şüphesiz onun sesi vardır. Ancak O'nun sesi yarattıklarının sesine benzemez. Bunun için de şöyle demiştir: ''Konuştuğunda yakın olanın işittiği gibi uzak olanın da işiteceği bir ses.'' Bu sıfat Allah Teâlâ'nın sesine özeldir. Yarattıklarının seslerine gelince sesin kuvvet ve zayıflığına göre onları sadece yakında olanlar işitirler. Bu konuda belirlenmiş naslar/deliller çoktur. Bu naslardan Allah Teâlâ'nın şu sözü: "Ve Rableri ise onlara nidâ etti ki: Sizi bu ağaçtan nehyetmemiş miydim?" Ve şu sözü: "Ona Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu, fısıldaşan kimse kadar (kendimize) yaklaştırdık." Sonra da şöyle buyurdu: "Ben Melik'im (Hükümranım), Deyyân'ım (Hakimim, hüküm verenim" Nida: Şu sözü: "Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna, Firavun'un kavmine git!" O ses ki, bekleyenlerin yakından duyduğu gibi uzaktanda işitirler. O da şu sözünde: ''Ben Melik'im (Hükümranım), Deyyân'ım (Hakimim, hüküm verenim.)'' Allah Teâlâ Melik'tir, gökyüzünün, yeryüzünün içindekilerinin mülkü onun elindedir. O Deyyân (hükmeden) olup, kullarını amellerine karşılık mükâfatlandırır. Kim hayırlı bir amel yaparsa, onu ameli karşılığında daha üstünüyle karşılığını verir. Kim de kötülük yaparsa ona da hak ettiği karşılığı verir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Cehennem ehlinden olan bir kimsenin bir tokatlık hak dahi olsa Cennet ehlinden hakkı bulunsa onu geri almadan Cehennem'e girmez. Cennet ehlinden olan bir kimsenin de -bir tokatlık hak dahi olsa- Cehennem ehlinden hakkı bulunsa onu geri almadan cennete girmez.” Allah -Azze ve Celle- kulları arasında adaletle hükmeder. Mazlumun hakkını zalimden alır.Cehennem ehlinden birinin Cennet ehlinden hakkı bulunsa onu almadan Cehennem'e sokmaz. Bu da adaletin tam olmasındandır. Şüphesiz ki kâfir ve zalim olanlar Cehennem'e gireceklerdir, ancak onlara zulmedilmeyecektir. Eğer onlardan birinin Cennet ehlinden alacağı varsa ondan o hakkını alır. Bu durum Cennet ehli için de geçerlidir. Sahabiler Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e şöyle dediler. Dedik ki: "Beraberlerinde dünyadan hiç bir şey yok iken nasıl olur da insanlar hakları verirler?" Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurduki: «İyilikler ve kötülükler ile» Hakların yerine getirilmesi mazlum olanın zalimin iyiliklerinden alması ile olacaktır. Eğer zalimin iyilikleri biterse mazlumun kötülüklerinden alınıp zalimin kötülüklerine konulacak, sonra da ateşe atılacaktır. Hadiste geldiği gibi durum böyledir.