





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Müminlerin annesi Âişe -radıyallahu anha-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir daha iyileşip kalkamadığı hastalığı sırasında şöyle buyurdu: «Allah Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin. Onlar, peygamberlerinin kabirlerini mescitler edindiler.» Âişe -radıyallahu anha- şöyle demiştir: Böyle olmasaydı kabri belirgin olurdu. Ancak onun kabrinin mescit edinilmesinden korkuldu.
Muttefekun aleyhMüminlerin annesi Âişe -radıyallahu anha- Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in hastalığının şiddetlendiği ve vefat ettiği rahatsızlığı esnasında şöyle buyurduğunu haber vermiştir: Allah, Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin (onları rahmetinden uzaklaştırsın)! Çünkü onlar, peygamberlerinin kabirlerini mescit edindiler." Bu durum (kabirlerin mescit edinilmesi); kabirlerin üzerine binalar inşa etmek, yanlarında veya onlara doğru yönelerek namaz kılmak suretiyle olmuştur. Daha sonra Âişe -radıyallahu anha- şöyle demiştir: Eğer Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bu yasağı ve uyarısı olmasaydı ve sahabe de, Yahudilerle Hristiyanların peygamberlerinin kabirlerine yaptıklarının aynısının Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in kabrinde de yapılmasından korkmasaydı, onun kabri görünür ve belirgin olurdu.
Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ali b. Ebî Tâlib -radıyallahu anh- Yemen'den Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e henüz madeninden ve toprağından tam olarak temizlenmemiş, (selem ağacı yaprağıyla) tabaklanmış bir deri içinde az miktarda ham altın gönderdi. Ebû Saîd devamında dedi ki: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu altın parçasını (kalplerini İslam'a ısındırmak amacıyla) şu dört kişi arasında paylaştırdı: Uyeyne b. Bedir, Akra' b. Hâbis, Zeydu'l-Hayl, dördüncüsü ya Alkame yahut da Âmir İbnu't-Tufeyl idi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sahabelerinden bir kişi: "Biz bu altına onlardan daha layıktık" dedi. Bu söz Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e ulaşınca şöyle buyurdu: «Siz bana güvenmiyor musunuz? Halbuki ben göktekinin (Allah'ın) güvendiği kişiyim! Sabah akşam bana gökyüzünün haberi geliyor!» Ravi dedi ki: Bunun üzerine iki gözü çökük, yanağının elmacıkları çıkık, alnı yüksek, gür sakallı, saçı kazınmış, izarını yukarı çekmiş bir kişi ayağa kalktı da "Ya Rasûlallah! Allah'tan kork!" dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona: «Sana yazıklar olsun! Ben yeryüzündeki insanların Allah'tan sakınmaya en layık olanı değil miyim?» buyurdu. Ravi dedi ki: Sonra o kişi arkasına dönüp gitti. Hâlid b. Velîd: "Ya Rasûlallah! Şunun boynunu vurmayayım mı?" dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Hayır. Belki namaz kılan bir kimsedir!» buyurdu. Bunun üzerine Hâlid: "Ya Rasûlallah! Namaz kılanlardan nice kimseler vardır ki, onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler» dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Ben insanların kalplerini yoklamakla ve karınlarını yarıp bakmakla emrolunmadım!» buyurdu. Ravi dedi ki: Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- o kişi dönüp giderken, arkasından ona bakıp: «Şüphesiz şunun soyundan öyle bir nesil türeyecektir ki, onlar her zaman güzel sesle Allah'ın kitabını okuyacaklar. Fakat Kur'an onların boğazlarından aşağı geçmeyecektir (kalplerine inmeyecektir). Okun avı (delip) geçtiği gibi dinden çıkarlar!» buyurdu. Zannediyorum ki Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Yemin olsun, eğer ben onların zamanına yetişirsem, muhakkak onları Semûd kavminin öldürülüşü gibi (köklerini kazırcasına) toptan öldürürdüm.» buyurdu.
Muttefekun aleyhAli b. Ebû Tâlib -radıyallahu anh- Yemen'den Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e selem ağacı ile tabaklanmış derinin içinde bir altın parçası gönderdi. Altın parçası daha toprağından arındırılmamıştı. Ebû Saîd devamında dedi ki: Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- altın parçasını dört kişi arasında paylaştırdı: Bunlar: Uyeyne b. Bedir el-Fezârî, Akra' b. Hâbis el-Hanzalî, Zeydu'l-Hayl en-Nebhânî, Alkame b. Ulâse el-Âmirî'ydi. Ashabından bir adam şöyle dedi: Biz bunu onlardan daha fazla hak ediyorduk. Ravi dedi ki: Bu, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e ulaşınca şöyle buyurdu: «Siz bana güvenmiyor musunuz? Halbuki ben göktekinin (Allah'ın) güvendiği kişiyim! Sabah akşam bana gökyüzünün haberi geliyor!» Ravi şöyle dedi: Bunun üzerine gözleri çukur, elmacık kemikleri çıkık, alnı belirgin, sakalı gür, saçı kazınmış ve elbisesini yukarı çekmiş bir adam ayağa kalktı ve: "Ya Rasûlallah! Allah'tan kork!" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona şöyle buyurdu: «Sana yazıklar olsun! Ben yeryüzündeki insanların Allah'tan korkmaya en layık olanı değil miyim?» Ravi şöyle dedi: Sonra o kişi arkasına dönüp gitti. Hâlid b. Velîd şöyle dedi: Yâ Rasûlallah! Şunun boynunu vurayım mı? Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Hayır. Belki namaz kılan bir kimsedir. Hâlid -radıyallahu anh- şöyle dedi: Namaz kılanlardan nice kimseler vardır ki, onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: Ben insanların kalplerini yarıp içindekini araştırmakla ve karınlarını deşmekle emrolunmadım. Ben ancak insanların durumlarının dış görünüşüne (zahire) göre hükmetmekle emrolundum. Ravi dedi ki: Sonra o kişi arkasını dönüp giderken Rasûlullah -aleyhisselam- ona baktı ve sonrasında şöyle buyurdu: Şüphesiz ki bu adamın soyundan, ashabından (veya kabilesinden), Allah'ın kitabını güzel bir sesle ve ustaca okuyan bir topluluk çıkacaktır. Çokça tilavet etmelerinden (okumalarından) dolayı dilleri ıslaktır. Ancak Kur'an onların boğazlarından aşağı inmez ki kalpleri onu kavrasın ve düzelsin. Allah onların bu okuyuşunu kendi katına yükseltmez ve kabul etmez. Onlar, okun avı (hedefi) delip geçtiği gibi hızlıca ve kolayca İslam'dan çıkarlar. Sanırım şöyle demişti: Eğer onların Müslümanlara kılıç çekerek isyan ettikleri zamana yetişirsem, onları Semûd kavmi gibi (köklerini kazıyarak) şiddetli bir şekilde kesinlikle öldürürüm (ortadan kaldırırım).
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Muhakkak, sizden biriniz Cennet'in en alt derecesinde bulunsanız bile, ona ( gönlünden geçenleri) temenni et denilecek. O da devamlı temenni edip duracak. Bunun üzerine ona (kalbinden geçenleri) tamamen temenni ettin mi diye sorulacak. Evet cevabını verince ona şöyle denilecek: Muhakkak ki senin için temenni ettiğin şeyler bir misli fazlasıyla sana verilecektir.»
Müslim rivayet etmiştirPeygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Cennet'e giren kimseler arasında makam ve mertebe bakımından en alt derecede olan kişiye şöyle denileceğini haber vermiştir: (Allah ona) 'Dilekte bulun' der. O da diler, diler... Öyle ki aklına gelebilecek hiçbir dilek kalmayıp hepsini sayana kadar dilemeye devam eder. Sonra (Allah) ona: 'Diledin mi (isteklerin bitti mi)?' diye sorar. Kul: 'Evet' der. Bunun üzerine Allah ona şöyle buyurur: 'Şüphesiz ki dilediğin her şey ve bir o kadarı daha senindir.'"
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e bir parça et getirilmişti ve hoşuna gittiği için ön budu kendisine ikram edildi. Bundan bir lokma aldı ve sonra şöyle dedi: «Ben Kıyamet Günü insanların efendisiyim. Biliyor musunuz, neden? Allah, geçmiş ve gelecek bütün insanları dümdüz bir alanda toplayacak. Seslenenin sesi duyulacak ve gözler onları görecek. Güneş yaklaşacak. İnsanlar dayanamayacakları bir sıkıntı ve elem çekecekler. İnsanlar, ‘Başımıza geleni görmüyor musunuz? Rabbiniz katında size şefaat edecek birini tanımıyor musunuz?’ diyecekler. Sonra bazı insanlar birbirlerine, ‘Adem’e gidin’ diyecekler. Bunun üzerine Adem -aleyhisselam-'a gelecekler ve ona, ‘Sen insanların babasısın. Allah seni kendi elleriyle yarattı, sana ruhundan üfledi ve meleklere sana secde etmelerini emretti. Rabbin katında bizim için şefaat et. Ne halde olduğumuzu, başımıza geleni görmüyor musun?' diyecekler. Bunun üzerine Adem, "Rabbim bugün öyle büyük bir öfkeyle öfkelendi ki, daha önce hiç böyle öfkelenmemişti ve bundan sonra da öfkelenmeyecektir. Rabbim bana o ağaca yaklaşmamı yasaklamıştı, ama ben O’nu dinlemedim. Ben ise şimdi kendi nefsimi kurtarmaya bakıyorum, kendimi, kendimi! Siz başkasına gidin; Nuh’a gidin" diyecek. Bunun üzerine onlar Nuh'a gidecekler ve "Ey Nuh! Sen yeryüzü halkına gönderilen ilk rasûlsün. Allah seni çok şükreden bir kul olarak isimlendirdi. Rabbin katında bizim için şefaat et. Görmüyor musun, ne haldeyiz?" diyecekler. Bunun üzerine o şöyle diyecek: "Rabbim bugün öyle büyük bir öfkeyle öfkelendi ki, daha önce hiç böyle öfkelenmemişti ve bundan sonra da öfkelenmeyecektir. Benim bir icabet edilecek bir duam vardı; onu da kendi kavmimin aleyhine kullandım. Ben ise şimdi kendi nefsimi kurtarmaya bakıyorum, kendimi, kendimi! Siz başkasına gidin. İbrahim’e gidin.” Bunun üzerine insanlar İbrahim’e gelip: “Ey İbrahim! Sen Allah’ın peygamberi ve yeryüzündeki halilisin. Rabbin katında bizim için şefaat et. Görmüyor musun, ne haldeyiz?” diyecekler. Bunun üzerine İbrahim onlara şöyle diyecek: “Rabbim bugün öyle büyük bir öfkeyle öfkelendi ki, daha önce hiç böyle öfkelenmemişti ve bundan sonra da öfkelenmeyecektir. Ben vaktiyle üç defa yalan söyledim. Ben şimdi kendi nefsimi kurtarmaya bakıyorum, kendimi, kendimi! Siz başkasına gidin; Musa’ya gidin.” Bunun üzerine Musa’ya gelecekler ve: “Ey Musa! Sen Allah’ın peygamberisin. Allah, peygamberlik risaleti ve kelamıyla seni diğer insanlara üstün kılmıştır. Rabbin katında bizim için şefaat et. Görmüyor musun, ne haldeyiz?” diyecekler. O da, şöyle diyecek: “Rabbim bugün öyle büyük bir öfkeyle öfkelendi ki, daha önce hiç böyle öfkelenmemişti ve bundan sonra da öfkelenmeyecektir. Ben, öldürülmesi emredilmeyen bir cana kıydım. Ben ise şimdi kendi nefsimi kurtarmaya bakıyorum, kendimi, kendimi! Başkasına gidin. Meryem oğlu İsa’ya gidin.” Bunun üzerine insanlar İsa’ya gidip ona şöyle diyecekler: “Ey İsa! Sen Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve O’ndan bir ruhsun. Sen daha beşikte bir bebekken insanlarla konuşuyordun. Rabbin katında bizim için şefaat et. Ne hale geldiğimizi görmüyor musun?” Bunun üzerine İsa şöyle diyecek: “Rabbim bugün öyle büyük bir öfkeyle öfkelendi ki, daha önce hiç böyle öfkelenmemişti ve bundan sonra da öfkelenmeyecektir.'' Kendisi hakkında hiçbir günahı zikretmeden şöyle devam edecek: ''Ben kendi nefsimi kurtarmaya bakıyorum, kendimi, kendimi! Başkasına gidin. Muhammed'e gidin!” Bunun üzerine onlar Muhammed’e gidip şöyle diyecekler: “Ey Muhammed! Sen Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncususun. Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladı. Rabbin katında bizim için şefaat et. Bizim ne durumda olduğumuzu görmüyor musun?'' Bunun üzerine ben de çıkıp Arş’ın altına geleceğim. Aziz ve Celil olan Rabbimin önünde secdeye kapanacağım. Sonra Allah bana, kendisine yönelik hamdlerden ve güzel övgülerden öyle şeyler ilham eder ve açar ki, bunları benden önce hiçbir kimseye açmamıştır. Sonra şöyle denilecek: ''Ey Muhammed! Başını kaldır, iste, sana istediğin verilecektir. Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir.'' Bunun üzerine başımı kaldıracağım ve şöyle diyeceğim: ''Ey Rabbim! Ümmetim. Ey Rabbim! Ümmetim. Ey Rabbim! Ümmetim.'' Sonra denilecek ki: Ey Muhammed! Ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları Cennet kapılarının en sağındaki kapıdan içeri al. Esasen onlar, diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar. Sonra Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Cennet kapılarından her birinin iki kanadı arasındaki mesafe Mekke ile Himyer arasındaki mesafe kadardır. -Veya Mekke ile Busra arasındaki mesafe kadardır.-"
Muttefekun aleyhPeygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, ashabıyla birlikte bir yemek davetindeydi. Kendisine bir koyunun ön budu ikram edildi. Bu, koyun etinde onun en çok hoşuna giden kısmıydı. Dişlerinin ucuyla ondan bir parça ısırdı ve sonra onlara şöyle dedi: ''Ben Kıyamet Günü insanların efendisiyim.'' Bunu, Yüce Allah'ın lütfunu dile getirmek için söylemiştir. Sonra şöyle dedi: ''Bunun neden olduğunu biliyor musunuz? Çünkü insanlar Kıyamet Günü geniş, düz ve alabildiğine uzanan tek bir düzlükte toplanacaklar. Orada bulunanlara bir davetçi seslendiğinde herkes duyacak ve bir bakan göz onlara baktığında hiçbir şey gizli kalmaksızın hepsini birden kuşatacaktır. Çünkü yer dümdüzdür; orada hiç kimsenin bakışlardan gizlenebileceği bir şey (engel) yoktur ve bakışlar hepsine ulaşıp nüfuz eder. Yani bir insan konuşacak olsa en sondaki kişi bile onu duyar, göz de hepsini birden görür. Güneş, mahlukata bir mil kadar yaklaşır. İnsanlar, dayanamayacakları ve katlanamayacakları kadar büyük bir gam, keder ve sıkıntıya düşerler. Nihayetinde şefaat yoluyla bir kurtuluş arayışına girerler. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah, iman ehline insanlığın babası Adem’e gitmelerini ilham eder. Onlar da Adem’e gelip, Allah katında kendilerine şefaatçi olması ümidiyle onun faziletlerini zikrederler. Ona şöyle derler: 'Sen insanlığın babası Adem'sin. Allah seni kendi eliyle yarattı, meleklerini sana secde ettirdi, sana her şeyin ismini öğretti ve sana ruh üfleyip can verdi. Fakat o, mazeret beyan ederek şöyle der: 'Şüphesiz ki Rabbim bugün, daha önce hiç olmadığı kadar ve bundan sonra da asla olmayacağı kadar dehşetli bir şekilde gazaplanmıştır.' Sonra kendi hatasını hatırlar; o hata, Allah Subhanehu ve Teâlâ'nın kendisine bir ağaçtan yemesini yasaklamış, kendisinin ise ondan yemiş olmasıdır. Ve şöyle der: 'Bugün ancak benim nefsim şefaate muhtaçtır! Benden başkasına gidin, Nuh’a gidin!'" Bunun üzerine insanlar Nuh'a gelip şöyle derler: Sen, Allah'ın yeryüzü halkına gönderdiği ilk rasûlsün ve Allah seni şükreden bir kul olarak isimlendirdi. Şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allah bugün, daha önce hiç olmadığı kadar ve bundan sonra da asla olmayacağı kadar dehşetli bir şekilde gazaplanmıştır. Üstelik benim (vaktiyle) kavmimin aleyhine yaptığım bir bedduam vardı. Bugün ancak benim nefsim şefaate muhtaçtır! Benden başkasına gidin, İbrahim’e gidin! Bunun üzerine insanlar İbrahim’e gelip şöyle derler: Sen Allah’ın yeryüzündeki halilisin (dostusun).Rabbin katında bizim için şefaat et, bizim ne durumda olduğumuzu görmüyor musun? Fakat o da onlara şöyle der: 'Şüphesiz ki Rabbim bugün, daha önce hiç olmadığı kadar ve bundan sonra da asla olmayacağı kadar dehşetli bir şekilde gazaplanmıştır. Üstelik ben (vaktiyle) üç defa yalan söylemiştim.' Bunlar; '(Ben) hastayım' demesi, 'Belki de bunu şu büyükleri yapmıştır' demesi ve hanımı Sare’ye, onun şerrinden kurtulabilmek için 'Ona benim kız kardeşim olduğunu söyle' demesidir. Hakikat şu ki, bu üç söz aslında gerçeğe aykırı görünse de başka bir kastı olan, üstü kapalı ve kinayeli sözlerdendi. Fakat görünüşleri yalan suretinde olduğu için, İbrahim -aleyhisselam- kendini şefaat makamına layık görmeyip küçülterek bu sözlerden dolayı (Allah'tan) korkup çekinmiştir. Çünkü Allah’ı en iyi tanıyan ve O’na mertebece en yakın olan kimse, O’ndan en çok korkan kimsedir. Sonra şöyle dedi: Bugün ancak benim nefsim şefaate muhtaçtır! Benden başkasına gidin, Musa’ya gidin! Bunun üzerine insanlar Musa'ya gelip şöyle derler: 'Ey Musa! Sen Allah’ın resulüsün. Allah seni risaletiyle ve seninle doğrudan konuşmasıyla insanların üzerinde bir makama seçip üstün kıldı. Rabbine karşı bize şefaat et, içinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?!' Fakat o da şöyle der: 'Şüphesiz ki Rabbim bugün, daha önce hiç olmadığı kadar ve bundan sonra da asla olmayacağı kadar dehşetli bir şekilde gazaplanmıştır. Üstelik ben (vaktiyle) öldürülmesi emredilmemiş olan bir cana kıymıştım. Bugün ancak benim nefsim şefaate muhtaçtır! Benden başkasına gidin, Meryem oğlu İsa’ya gidin! Bunun üzerine insanlar İsa'ya gelip şöyle derler: 'Ey İsa! Sen Allah’ın resulüsün, O’nun Meryem’e ilka ettiği (ulaştırdığı) kelimesi ve sana can verdiği bir ruhsun. Üstelik daha beşikte bir bebekken insanlarla konuştun. Rabbine karşı bize şefaat et, içinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?!' Fakat o da şöyle der: 'Şüphesiz ki Rabbim bugün, daha önce hiç olmadığı kadar ve bundan sonra da asla olmayacağı kadar dehşetli bir şekilde gazaplanmıştır.' İsa -aleyhisselam- herhangi bir günah/hata zikretmedi (ve şöyle devam etti): 'Bugün ancak benim nefsim şefaate muhtaçtır! Benden başkasına gidin, Muhammed’e gidin! Bunun üzerine insanlar Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e gelirler ve şöyle derler: 'Ey Muhammed! Sen Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncususun. Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır. Rabbine karşı bize şefaat et, içinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?! Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: 'Bunun üzerine ben gider, Arş'ın altına varırım ve Aziz ve Celil olan Rabbim için secdeye kapanırım. Sonra Allah, Kendi zatını övüp sena etmem için bana, benden önce hiç kimseye açmadığı (ilham etmediği) eşsiz hamdleri ve güzel övgüleri açar. Ardından şöyle nida edilir: Ey Muhammed! Başını kaldır; iste, istediğin sana verilecek; şefaat et, şefaatin kabul edilecektir! Ben de başımı kaldırırım ve şöyle derim: Ümmetim yâ Rabbi, ümmetim yâ Rabbi, ümmetim yâ Rabbi! Nihayetinde O'nun şefaati kabul olunur. Sonra ona şöyle denilir: Ey Muhammed! Ümmetinden hiç hesaba çekilmeyecek olanları Cennet'in sağ kapısından içeri koy. Onlar, bunun dışındaki diğer kapılarda da insanların ortaklarıdırlar (diğer kapılardan da geçebilirler). Sonra şöyle buyurmuştur: Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Cennet kapısının iki yakasının arası, Mekke ile Yemen'deki Sana'nın arası kadardır. Ya da Mekke ile Şam'daki Busra (Havran şehri) arası kadardır.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: «Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lanet etmiştir.»
Nesâî (Sünen-i) el-Kübrâ'da, İbn Mâce de (aynı manada) ve Ahmed rivayet etmiştirPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kadınlara özgü elbise ve süslerde kadınlara benzemeye çalışan her erkek için Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmayı ve kovulmayı (laneti) dilemiştir. Bu benzemek; şekil, renk, biçim, giyinme tarzı, süslenme şekli veya bunlara benzer hususlarda olabilir. Aynı şekilde kadının da erkeklere mahsus kıyafetlerde erkeklere benzemesi (yasaktır). Bu davranış büyük günahlardan biridir.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Cennete girecek ilk topluluk, dolunay gecesindeki ayın sureti (güzelliği ve parlaklığı) üzere olacaktır. Onların ardından gelenler ise gökte ışığı en güçlü parlak yıldızın görünümü üzere olacaklardır. Orada tuvalet ihtiyaçları olmayacak, tükürme ve burun temizleme gibi durumlardan uzak olacaklar. Tarakları altın, terleri misk, buhurdanlıklarında kullanılan tütsü, güzel kokulu öd ağacıdır, zevceleri büyük gözlü hurilerdir. Hepsi tek bir kişinin yaratılışı ve ahlâkî uyumu üzere olacaklardır. Ataları Âdem’in sureti üzere olup, boyları göğe doğru altmış zira olacaktır.»
Muttefekun aleyhPeygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Cennet'e girecek ilk Mümin topluluğun, parlaklık bakımından dolunay gecesindeki ay gibi yüzlere sahip olacağını bildirmiştir. Onlardan sonra gelenler ise gökyüzünün en parlak yıldızı gibi olacaklardır. Orada tuvalet ihtiyaçları olmayacak; tükürmeyecekler ve burunlarını temizleme (sümkürme) gereksinimi duymayacaklardır. Tarakları altın, terleri misk kokusu olacak ve buhurdanlıklarından etrafa en hoş kokulu tütsüler yayılacaktır. Eşleri huri olacaktır. Hepsi, tek bir insanın ahlak ve uyuşumu içinde, boy ve yaratılış olarak babaları Âdem’in suretinde olacaklardır. Her birinin boyu göğe doğru altmış arşın olacaktır.
Ubâde b. Sâmit -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Cennet’te yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe gökle yeryüzü arası kadardır. Firdevs derece olarak en üstünü olup Cennet'in dört ırmağı buradan fışkırır. Arş da onun (Firdevs'in) üstünde bulunur. Allah’tan Cennet'i istediğinizde Firdevs'i isteyiniz.»
Tirmizî rivayet etmiştirPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in haber verdiğine göre, Ahiretteki Cennet'te yüz derece (mertebe) vardır ve her iki derece arasındaki mesafe, yer ile gök arası kadardır. Bu cennetlerin en yükseği ise Firdevs cennetidir. Cennetin dört nehrinin kaynakları buradan çıkar ve Firdevs'in hemen üzerinde Arş bulunur. Bu yüzden, Allah'tan (cenneti) isteyeceğiniz zaman O'ndan Firdevs'i isteyin; çünkü orası bütün cennetlerin üzerindedir.
Muğire b. Şu'be -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Ümmetimden bir topluluk, Allah'ın emri kendilerine gelinceye kadar hak üzere galip olmaya devam edecektir. Onlar (o vakte kadar) üstün ve galip durumdadırlar.»
Muttefekun aleyhPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: ümmetinden bir topluluğun insanlar karşısında her zaman muzaffer (üstün) kalacağını ve kendilerine muhalefet edenlere karşı galip geleceğini haber vermiştir. Bu durum, kıyametin kopmasından önce, dünya hayatının son döneminde Allah'ın emri gelip ruhlarını kabzedinceye kadar böyle devam edecektir.
İbni Ömer -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Herhangi bir kimse kardeşine: 'Ey kâfir!' derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer söylediği kimse gerçekten dediği gibi ise (yani gerçekten kâfir ise), söz yerini bulmuş olur; aksi takdirde bu söz onu söyleyene döner.»
Muttefekun aleyhPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir Müslümanın Müslüman kardeşine "Ey kâfir!" demesinden sakındırmıştır. Çünkü bu küfür sözü sebebiyle ikisinden biri onu hak etmiş olur: Eğer hakkında söylenen kişi gerçekten dediği gibi ise (yani kâfir ise), bu söz yerini bulmuş olur; aksi takdirde, kardeşini tekfir etme (kâfirlikle suçlama) durumu söyleyen kişinin kendisine döner.