





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Huzeyfe -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Biz Ömer -radıyallahu anh-'ın yanındaydık. Ömer 'Hanginiz Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in fitneler hakkında konuştuğunu işitti?' diye sordu. Orada bulunanlardan bazıları: 'Biz işittik' dediler. Ömer: 'Herhalde siz, kişinin ailesi ve komşusu ile imtihanı olan (bireysel) fitneyi kastediyorsunuz?' dedi. Onlar da: 'Evet' dediler. Ömer şöyle buyurdu: 'O tür fitnelere namaz, oruç ve sadaka kefaret olur (onları siler). Fakat hanginiz Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in, deniz dalgaları gibi dalgalanan (büyük toplumsal) fitneler hakkında konuştuğunu işitti? Huzeyfe dedi ki: 'Oradakiler sessiz kaldılar. Bunun üzerine ben: "Ben işittim" dedim. Ömer: "Demek sen ha! Maşallah (Allah babana rahmet etsin)!" dedi.' Huzeyfe devamla dedi ki: 'Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’i şöyle buyururken işittim: «Fitneler, hasırın çubuklarının birbiri ardınca örülmesi gibi kalplere arz edilir. Hangi kalp onları içine sindirip kabul ederse, o kalpte siyah bir nokta meydana gelir. Hangi kalp de onları reddederse, o kalpte beyaz bir nokta meydana gelir. Nihayet kalpler iki türlü olur: Biri, pürüzsüz bir kaya gibi bembeyaz bir kalptir. Gökler ve yer durdukça hiçbir fitne ona zarar veremez. Diğeri ise, ters çevrilmiş bir kap gibi kapkara ve kararmış bir kalptir. Bu kalp ne iyiliği tanır ne de kötülüğü kötü görür; yalnızca kendi hevasına uygun olanı kabul eder. Huzeyfe -radıyallahu anh- şöyle dedi: “Ona (Ömer’e) ayrıca şunu da anlattım: Seninle o fitneler arasında kapalı bir kapı vardır; yakında o kapı kırılacaktır.” Bunun üzerine Ömer -radıyallahu anh-: “Kırılacak mı? Babanı kaybedesin! Eğer sadece açılsaydı belki tekrar kapanabilirdi.” dedi. Ben: “Hayır, bilakis kırılacaktır.” dedim. Ona ayrıca o kapının, öldürülecek veya ölecek olan bir kişi olduğunu da söyledim. Bu, aslı astarı olmayan bir masal (yalan) değil, kesin bir hadistir. (Ravi) Ebû Hâlid dedi ki: 'Sa’d’a (Ebû Mâlik’e): Hadiste geçen "Esvedü mürbâdden (simsiyah) kasıt nedir?" diye sordum. O: ‘Siyahlık içinde yoğun bir beyazlığın (kül rengine çalan koyu bir karalığın) bulunmasıdır.’ dedi. Ben: "Peki, ters çevrilmiş bardak (el-kûzü mücehhiyâ) ne demektir?" diye sordum. O da ‘Ters çevrilmiş kap demektir.’ diye cevap verdi.
Müslim rivayet etmiştirMüminlerin Emiri Ömer b. Hattâb -radıyallahu anh- yanında sahabeden bir topluluk bulunduğu sırada onlara şöyle sordu: Sizden hanginiz Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in fitnelerden bahsettiğini işitti? Bazı sahabiler: ‘Biz onun fitnelerden söz ettiğini duymuştuk.’ deyince Ömer (radıyallahu anh) şöyle dedi: Ömer -radıyallahu anh- ‘Herhalde siz, kişinin eşi, çocukları ve yakın çevresiyle olan imtihanını kastediyorsunuz. Onlara duyduğu aşırı sevgi yüzünden hata etmesi, onlar uğruna bazı hayırlardan geri kalması veya onların haklarını gözetme ve terbiyeleri konusunda kusur işlemesi gibi. Yine komşusu ve benzeri kimselerle ilgili fitneleri kastediyorsunuz, değil mi? Onlar: ‘Evet, bunu kastediyoruz.’ deyince Ömer -radıyallahu anh-şöyle dedi: ‘Bunlar kişinin ailesi, malı ve çevresi sebebiyle maruz kaldığı imtihanlardır. Bu tür kusur ve günahların bir kısmının, namaz, oruç ve sadaka gibi iyiliklerle kefaret olunması umulur. Fakat hanginiz, insanların arasında deniz dalgalarının çalkalanması gibi yayılıp onları sarsacak derecede büyük ve umumî fitnelerden Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bahsettiğini işitti? Bunun üzerine topluluk sustu. Derken Huzeyfe bin Yeman -radıyallahu anhuma-: “Ben işittim.” dedi. Bunun üzerine Ömer b. Hattâb sevindi ve ona: “Allah babana rahmet etsin! Ne güzel bir evlat yetiştirmiş. Söyle bakalım!” dedi. Bunun üzerine Huzeyfe -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: Fitneler, hasırın liflerinin (üzerine yatanın) yan tarafında iz bıraktığı gibi, insanın kalbine de öylece yapışır ve iz bırakır. yaklaşır. Fitnelerin kalbe şiddetle yapışması, kalp üzerinde derin bir etki bırakır. Bu fitneler, birbiri ardına durmaksızın tekrarlanır. Hangi kalbe bu fitne girer, kalp onu sever ve bir içeceğin vücuda karışması gibi onunla bütünleşirse, o kalbe siyah bir nokta oluşur. Hangi kalp de onu reddeder ve geri çevirirse, ona da beyaz bir nokta oluşur. Nihayetinde kalpler iki çeşit olur: Birincisi; iman bağının sağlamlığı, kusur ve noksanlıklardan arınmış olması sebebiyle bembeyaz olan kalptir. Fitneler ona yapışamaz ve üzerinde hiçbir şey barındırmayan pürüzsüz mermer taşı gibi ona etki edemez. Böyle bir kalbe, Allah’a kavuşacağı güne kadar hiçbir fitne zarar veremez. Diğer kalp ise, fitneler yüzünden rengi değişmiş, (içi boşalmış ve) yan yatmış veya ters çevrilmiş, içinde hiçbir su barındırmayan bir testi/ibrik gibi simsiyah kesilmiş bir kalptir. İşte bu kalbe de hiçbir hayır ve hikmet tutunamaz. O kalp, nefsinin arzuladığı ve hoşuna giden şeyler hariç, ne bir marufu (iyiliği) kabul eder, ne de bir münkeri (kötülüğü) reddeder. Huzeyfe, Ömer -radıyallahu anh-'a şöyle dedi: 'Sen hayatta olduğun sürece o fitnelerden hiçbir şey ortaya çıkmayacaktır. Seninle o fitneler arasında, kırılması yakın olan kapalı bir kapı vardır. Ömer: 'Kırılacak mı? Eğer açılsaydı belki yeniden geri kapatılırdı' dedi. Huzeyfe: 'Hayır, bilakis kırılacak! Ve şüphesiz o kapı, öldürülecek ya da ölecek olan bir adamdır dedi. Bu bahsettiğim (bilgiler), Ehl-i Kitab’ın sahifelerinden alınmış veya şahsi görüşe dayanan bir içtihat olmayıp; bilakis Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in hadisinde geçen kesinleşmiş ve dosdoğru bir haberdir.
İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Sizden birisi yemek yediği zaman elini yalamadıkça veya yalatmadıkça onu silmesin.»
Muttefekun AleyhNebî -sallallahu aleyhi ve sellem- yemek yiyen kimsenin elini yalamadan ya da yalatmadan yıkamamasını ve silmemesini emretmiştir. Çünkü o kimse, bereketin yemeğin neresinde olduğunu bilemez. Bundan dolayı Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- parmakların yalanmasını emretmiştir. Belki de yemekteki bereket parmakta kalanlardadır.
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma- anlatıyor: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- altından bir yüzük yaptırdı. Yüzüğü taktığı zaman kaşını avucunun içine doğru takardı. Bunu gören sahabiler de aynı şekilde birer altın yüzük edindiler. Onların bu halini gören Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, «Ben bu yüzüğü takıyordum ve kaşını da iç tarafa yapıyordum» buyurdu. Parmağındaki bu yüzüğü çıkarıp attı ve sonra: «Bundan sonra hiçbir zaman altın yüzük takmayacağım» buyurdu. Bunun üzerine sahabiler de parmaklarındaki yüzükleri çıkarıp attılar. Bir lafızda ''Yüzüğü sağ eline taktı.'' şeklinde gelmiştir.
Muttefekun AleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kendisine altından bir yüzük yapılmasını emretti. Yüzüğü taktığı zaman taşını avucunun içine doğru yapardı. Sahabe -radıyallahu anhum- O'na tabi olarak O'nun yaptığını yaptılar. Biraz zaman geçtikten sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- insanların kendisini görmesi için minberin üzerine oturdu. Sonra; «Ben bu yüzüğü takıyor, taşını da avucumun içine doğru takıyordum» dedi ve sonra yüzüğü çıkarıp attı ve şöyle buyurdu: «Allah'a yemin olsun ki bundan sonra hiçbir zaman altın yüzük takmayacağım.» Bu da altın takmanın haram kılınmasından sonra oldu. Sahabe -radıyallahu anhum- Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e uyarak yüzüklerini attılar.
Ömer b. Hattâb -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- (erkeklere) ipek giymeyi yasakladı. Şu kadarı müstesna diyerek iki parmağını kaldırdı. İşaret parmağı ve orta parmak. Müslimdeki rivayette: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ipeği (erkeklere) yasaklamıştır. İki, üç ve dört parmak kadarı olanı müstesnadır, buyrulmuştur."
Muttefekun AleyhRasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- erkeklere ipek giymeyi yasakladı. Ancak bir miktarı istisna etti. Hadiste ittifak edilen istisna kısmı iki parmaktır. Müslim'deki rivayette, üç ve dört parmak olarak da zikredilmiştir. Çok olan alınır. Dört parmak kadar ipeğin elbisede bulunmasında bir beis yoktur. Bkz: Te'sîsu'l'Ahkâm.
Ebû Hureyre -radıyalahu anh- şöyle dedi: Ebû Bekir -radıyallahu anh-, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e: Ey Allah’ın Rasûlü! Sabahladığım ve akşamladığım zaman okuyacağım kelimeleri bana emret, dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurdu: «Sabahladığın, akşamladığın ve yatağa yattığın zaman şunları oku: Allahumme fâtıra’s-semâvâti ve’l-ardi âlime’l-ğaybi ve’ş-şehâdeti, Rabbe kulli şey’in ve melîkehu, eşhedu en lâ ilâhe illâ ente, eûzu bike min şerri nefsî ve şerri’ş-şeytâni ve şirkihi. (Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Gizliyi ve açığı bilen! Her şeyin Rabbi ve meliki olan Allah’ım! Senden başka hakkı ile ibadet olunan hiç bir ilah olmadığına şahidlik ederim. Nefsimin şerrinden, şeytanın şerrinden ve şirkinden sana sığınırım!)»
Tirmizî rivayet etmiştir - Nesâî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirBu zikir, sabah ve akşam okunacak zikirlerden bir tanesidir. Ebû Bekir -radıyallahu anh-'ın bana öğret dediğinde Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ona öğrettiği bir zikirdir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, her sabahladığında ve akşamladığında edebileceği bu duayı ve zikri öğretmiştir. Ona şöyle demesini emretmiştir: «Allahumme fâtıra’s-semâvâti ve’l-ardi âlime’l-ğaybi ve’ş-şehâdeti, Rabbe kulli şey’in ve melîkehu, eşhedu en lâ ilâhe illâ ente, eûzu bike min şerri nefsî ve şerri’ş-şeytâni ve şirkihi ve en ekterife alâ nefsî sû’en ev ecurrehu ilâ muslim. «Ey göklerin ve yerin yaratıcısı!» Ey Allah'ım! Ey Gökleri ve yeri ve ikisini birden yaratan; Allah -Azze ve Celle- o ikisini geçmişte bir benzeri olmadan yaratmıştır. Bilakis geçmişte bir benzeri olmadan yoktan var etmiştir. «Gizliyi ve açığı bilen!» Mahlûkatının şahit olduklarını ve onlardan gizli olanları bilen; çünkü Allah Teâlâ şimdiyi, geleceği ve geçmişi bilir. «Her şeyin Rabbi ve Melîki!» Her şeyin Rabbi ve Meliki olan Allah'ım! Allah Teâlâ her şeyin Rabbi ve tek sahibidir. «Senden başka hakkı ile ibadet olunan hiç bir ilah olmadığına şahidlik ederim.» Kalbim ve dilimle itiraf ederim ki; senden başka ibadet edilecek hak mabud yoktur. Allah'tan başka ibadet olunan bütün ilahlar batıldır. Onların, ibadetle ilgili hususlarda hiç bir hakları yoktur. İbadet edilmeye tek hak sahibi olan ise Allah -Azze ve Celle-'dir. «Nefsimin şerrinden sana sığınırım.» Çünkü nefsin şerleri vardır. Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi, "Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder." Eğer Allah, nefsinin şerlerinden seni muhafaza etmezse, sana zarar verir ve sana kötülüğü emreder. Şayet Allah -Azze ve Celle- seni, nefsinin şerrinden korursa seni bütün hayırlara muvaffak kılar. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- duasını şu sözlerle sonlandırmıştır: «Şeytanın şerrinden ve şirkinden sana sığınırım» Hadisin Arapça'sının bazı lafızlarında "şirkihi" yerine "şerekihi (tuzak)" olarak gelmiştir. Yani Allah'tan, şeytanın şerrinden ve şirkinin şerinden; sana emretmiş olduğu şirkinden ya da tuzağından seni korumasını istemiş olursun. Şerek, balıkların ve kuşların avlandığı ağdır. Çünkü şeytanın ademoğlunu avladığı şehvet ve şüpheler vb. gibi tuzakları vardır. «Nefsime kötülük etmekten veya o kötülüğü bir Müslümana götürmekten de sana sığınırım!» Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Ebû Bekir -radıyallahu anh-'a sabahladığı, akşamladığı ve yatağa yattığı zaman bu zikri söylemesini (bu duayı yapmasını) emretmiştir.
Abdullah b. Mes'ûd -radıyallahu anh- şöyle dedi: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- gecelediği zaman şöyle derdi: «Emseynâ ve emse’l-mulku li’llâh, ve’l-hamdu li’llâh, lâ ilâhe illâ’llâhu vahdehû lâ şerîke leh. (Biz, Allah'ın (kulu) olarak geceledik, bütün mülk de Allah'ın olarak geceledi. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'dan başka hakkıyla ibadete layık hiçbir ilâh yoktur, yalnız O vardır; O'nun ortağı yoktur.)» Ravi şöyle dedi: Bu duasında şöyle dediğini de gördüm: «Lehu’l-mulku ve lehu’l-hamdu ve huve alâ kulli şey’in kadîr, rabbi es’eluke hayra mâ fî hâze’l-yevmi ve hayra mâ ba‘deh, ve e‘ûzu bike min şerri mâ fî hâze’l-yevmi ve şerri mâ ba‘deh, rabbi eûzu bike mine’l-kesli ve sûi’l-kiber, rabbi eûzu bike min azâbin fî’n-nâri ve azâbin fî’l-kabr. (Mülk O'na mahsustur; hamd O'na mahsustur. O, her şeye kadirdir. Rabbim! Bu gecede bulunanın hayırlısını ve bundan sonra olanın da hayırlısını senden isterim. Bu gecede olanın şerrinden ve bundan sonra olanın şerrinden sana sığınırım. Rabbim! Tembellikten, kocamaktan ve bunamaktan sana sığınırım. Cehennem'deki azaptan ve kabirdeki azaptan sana sığınırım.» Sabahladığı zaman yine bu duayı söylerdi. Yalnız başında; «Asbahnâ ve asbaha’l-mulku li’llâhi, (Biz Allah'ın (kulu) olarak sabahladık, bütün mülk de Allah'ın olarak sabahladı.)» derdi.
Müslim rivayet etmiştirNebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sabah ve akşam sünnetlerinden bir tanesi de bu mübarek duayı okumaktı. «Biz Allah'ın (kulu) olarak geceledik, bütün mülk de Allah'ın olarak geceledi.» sözü akşama girdik ve mülk Allah'ın mülkü olmaya devam etmektedir ve O'na hastır. «Hamd Allah'a mahsustur.» Akşama ulaştık bütün hamd Allah'a mahsustur. Akşam olunca anladık ki mülk de Allah'ındır ve hamd da yalnızca O'nun içindir, başkası için değildir. «Allah'tan başka hakkıyla ibadete layık hiçbir ilâh yoktur» İbadet edilmeye tek layık olan O'dur. «Rabbim! Bu gecede bulunanın hayırlısını» Yani; bu gecenin zatında ve kendisinde ve (içindeki hayrı), yani içinde vuku bulan, meydana gelen hayrı senden isterim demektir. «Bu gecenin şerrinden ve bu gecede olanın şerrinden sana sığınırım.» Gecelerin kendisinin şerrinden ve dine ve dünyaya etki eden şerlerden sana sığınırım demektir. Rabbim! «Tembellikten sana sığınırım», yani güç yetirebilindiği halde itaatte tembel davranmaktan sana sığınırım demektir. Buda güç yetirebilmesine rağmen nefsi hayır yapmakta harekete geçirmemektir. «Yaşlanmaktan» elden ayaktan düşüren yaşlılıktan, o da ömrün en kötü zamanıdır. Hayatın maksadı olan ilim ve amel elde edilemez. «Bunamaktan», kocamak ve bunaklıktır. Bazı rivayetlerde (kiber) lafzı (kibr) olarak "ba" harfi sakin olarak gelmektedir. O zaman da nefsi büyük görüp, nimete karşı nankörlük etmektir. Hadiste geçen "Sûul Kiber" lafzının manası yaşlılığın getirdiği bunaklık, aklın karışması olup ne dediğini bilememesi ve itaati yerine getirmeye engel olan kusur ve insanın içinde bulunduğu kötü hallerdir. «Kabirdeki azaptan» kabirdeki azaptan ve onu gerekli kılan her şeyden demektir. «Sabahladığında», Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- sabah olduğunda da bu duayı söylemiştir. Akşam ettiği gibi aynı duayı etmiş, ancak «Biz Allah'ın (kulu) olarak geceledik, bütün mülk de Allah'ın olarak geceledi.» ifadesi yerine, «Biz Allah'ın (kulu) olarak sabahladık, bütün mülk de Allah'ın olarak sabahladı.» derdi. Gece yerine de gündüz ifadesi kullanılır. Rabbim! Bu gündüzde bulunanın hayırlısını, ve bundan sonra olanın da hayırlısını senden isterim, derdi. Duanın devamında gelen zamirleri de ona uygun söylerdi.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî -radıyallahu anh-’dan merfû olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Saçı sakalı ağarmış müslümana ikramda (saygıda) bulunmak, aşırı gitmeyip ahkâmıyla amel etmekten kaçınmayan Kur’an hâfızına ikramda bulunmak ve âdil hükümdara ikramda bulunmak (saygı göstermek), Allah Teâlâ’ya duyulan saygı ve tazimden ileri gelir.»
Ebû Dâvûd rivayet etmiştirBu hadis, Allah -Subhanehu ve Teâlâ-'ya duyulan saygı ve tazimin oluştuğu şeyleri ifade etmektedir. Bu hadiste bunlar şöyle zikredilmiştir: «Saçı sakalı ağarmış müslüman», İslam dininde yaşlı kimseyi tazim etmek ve ona meclislerde saygı göstermek, yumuşak davranıp, ona karşı şefkatli olmak vb. bütün durumlar onun, Allah'ın katındaki hürmetinden dolayı Allah'ı tazim etmenin kemâlindendir. «Kur'an'ı taşıyan» Yani, Kur'an hafızına ikram kastedilmiştir. Taşıyan olarak isimlendirilmiştir. Çünkü o göğsünde taşımaktadır. Bir çok meşakkate tahammül ettiği için taşıdığı ağır yük artmaktadır. Bu ikram kapsamına Kur'an okuma ve tefsiriyle meşgul olan kimse de girer. Bu Nebevi hadiste zikri geçen Kur'an hafızının ayırt edici iki özelliğinden bahsedilmiştir. «Aşırı gitmeyen», Guluv şiddetli olmak ve haddi aşmak demektir. Yani Kur'ân ile amel etmekte, onda gizli olanı araştırmakta, manasını yanlış anlamakta, kıraatında ve mahreçlerinde haddi aşmamak demektir. Guluv için, tecvidde mubalağa yapmak ya da manasını düşünmeyi engelleyecek kadar hızlı okumak da denilmiştir. «Ahkamıyla amel etmekten kaçınmayan» Yani, okumaktan yüz çevirmeyip ondan uzaklaşmayan, eksiksiz bir şekilde okuyup anlayan ve onunla amel eden kimsedir. Cefâ için, anladıktan sonra onu terk eden olduğu da söylenmiştir. Özellikle de unutması gevşeklikten ya da yüz çevirmekten dolayı olan kimsedir. Son olarak kendine ikram edilmesi geren kişi hakkında Nebevi hadiste şöyle denmiştir: «Adil hükümdara saygı göstermek» Yani, adaletli olmak özelliğine sahip olan, makam ve yönetim sahibi kimsedir. Ona saygı göstermek herkesin faydasınadır. Onun ıslah olması, yönettiği kimselerin faydasınadır.
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh- şöyle dedi: Cerîr b. Abdullah el-Becelî ile bir yolculuğa çıkmıştım. (Benden yaşlı olduğu hâlde) Cerîr bana hizmet ediyordu. Ona: Böyle yapma! deyince bana şunları söyledi: Ben Ensar'ın, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e pek çok hizmet ettiğini gördüm ve kendi kendime; “Şâyet Ensar'dan biriyle arkadaşlık edersem ben de ona hizmet edeceğim” diye yemin etmiştim."
Muttefekun AleyhCerîr b. Abdullah el-Becelî -radıyallahu anh-'ın rivayet ettiği hadisde seferde iken Ensar'dan, kendisi ile birlikte olan arkadaşlarına hizmet ettiğini rivayet edilmiştir. Ensar'ın arasında Enes -radıyallahu anh- da vardı. Yaş olarak Cerîr -radıyallahu anh-'dan daha küçüktü. Cerîr -radıyallahu anh-'a; sen, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sahabesi olmana rağmen onlara nasıl hizmet edersin? denildiğinde O; ben, Ensarın Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e pek çok hizmet ettiğini gördüm ve kendi kendime; “Şâyet Ensar'dan biriyle arkadaşlık edersem ben de ona hizmet edeceğim” diye yemin etmiştim. dedi. Burada Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e ikram edene ikramda bulunma vardır. Bir kimsenin arkadaşlarına ikram etmek o kimseye ikram etmektir. Onlara ihtiram etmek ona ihtiram etmektir. Cerîr -radıyallahu anh- kendisi ile birlikte olan Ensar'a ikramı Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e ikramdan saymıştır.
İbn Ömer -radıyallahu anhuma- bir yolculuğa çıkacak olan kimseye şöyle derdi: Yanıma gel de, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bizimle vedalaştığı gibi seninle vedalaşalım. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle vedalaşırdı: «Estevdiullâhe dîyneke ve emâneteke ve havâtîme amelike» (Dinini ve emanetlerini koruması ve amellerini hayırla sonuçlandırması için seni Allah’a emanet ediyorum.) Sahâbî Abdullah b. Yezîd el–Hatmî -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- orduyla vedâlaşmak istediği zaman:«Estevdiullâhe dîynekum ve emânetekum ve havâtîme amelikum» (Dininizi ve emanetlerini koruması ve amellerinizi hayırla sonuçlandırması için sizleri Allah’a emanet ediyorum.) derdi.
İbn Mâce rivayet etmiştir - Tirmizî rivayet etmiştir - Nesâî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirİbn Ömer -radıyallahu anhuma- yolculuğa çıkacak olan kimseye şöyle derdi: Bana yaklaş ki, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bize veda ettiği gibi sana veda edeyim. Bu İbn Ömer -radıyallahu anhuma-'dan sahabe -radıyallahu anhum-'un Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine olan bağlılıklarının ne kadar tam olduğunu ve onların bu hususta ne kadar çok istekli olduklarını açıklamaktır. ''Bir kimseyle vedalaşacaksa'' Yani yolculuğa çıkacak olan bir kimseyle ''Onun elini tutar ve bırakmazdı.''Bu bazı rivayetlerde geldiği gibidir. Tevazunun en üst derecesi ile sevgi ve merhamettinin göstergesi olarak o adamın elini bırakmazdı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- veda edilen kişiye şöyle buyururdu: «Dinini koruması için seni Allah’a emanet ediyorum.» Ondan koruma talep eder ve O'ndan senin dinini korumasını isterim. «Emanetlerini» Emanetlerinin korunmasını, emanetler genel olup İnsanların kendilerinden sorumlu oldukları insanların (hanımı, çocukları diğer yakınları vb.) hakları ile Allah'ın hakkı gibi şeylerdir. Bir adam yolculuğunda ihtiyaç duyduğu şeylerden almak, vermek ve insanlarla olan ilişkileriyle meşgul olmaktan geri durmaz. Ona emaneti koruması ve hiyanetten uzak durması için dua etti. Sonra da ailesine giderse dini ve dünyevi olarak ona kötülüğü dokunacak olan sondan emin olur. Bu, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetinden olup şayet Allah yolunda savaşa gidecek bir topluluğa veda edecek olursa onları bu kapsamlı dua ile yolcu ederdi. Zira bu dua eksiklerinin giderilmesi, düşmanlarına galip gelmeleri ve savaşta Allah'ın farz kıldıklarını koruma konusunda daha fazla vesile olur.