





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Bir gün Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- minbere oturdu. Biz de onun çevresine oturduk ve şöyle buyurdu: «Benim ardımdan sizin adınıza korktuğum şeylerden biri de, sizin için dünyanın güzelliklerinin ve süslerinin bolca verilmesidir.» Bir adam şöyle dedi: Ey Allah’ın Resulü! Hayır (olan mal), hiç şer getirir mi? diye sordu. Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir süre sessiz kaldı. Oradakiler adama: "Sana ne oluyor ki? Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile konuşuyorsun ama o sana cevap vermiyor?" dediler. Biz o esnada Efendimize vahiy indiğini anladık. Ebu Mûsâ dedi ki: Sonra üzerindeki teri sildi ve o soru soran kişi nerede? diye buyurdu. Adamın sorusunu beğenmiş (hak vermiş) gibiydi. Şöyle devam etti: Şüphesiz ki hayır, şer getirmez. Fakat bahar yağmurunun bitirdiği öyle bitkiler vardır ki, (oburca yendiğinde hayvanı) ya çatlatıp öldürür ya da ölüme yaklaştırır. Ancak yeşillik yiyen hayvan (akıllıca beslenen) müstesna. Bu hayvan yer, nihayet böğürleri şişince güneşe karşı durur; (hazmedip) pisler ve işer. Sonra (rahatlamış olarak) tekrar otlamaya döner. İşte bu mal da (göz alıcı) tatlı bir yeşilliktir. Müslüman için o mal ne güzel bir arkadaştır; yeter ki ondan fakire, yetime ve yolda kalmışa versin! Her kim de malı haksızca alırsa, o yiyip de bir türlü doymayan (obur) kimse gibidir. Ve o mal, kıyamet gününde onun aleyhine şahitlik yapacaktır.
Muttefekun aleyhBir gün Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- minbere oturmuş ashabıyla konuşuyordu ve şöyle buyurdu: "Benden sonra sizin adınıza en çok korktuğum ve endişe ettiğim şey; yeryüzünün bereketlerinin, dünya nimetlerinin cazibesinin, süsünün ve ihtişamının önünüze serilmesidir. İnsanların güzelliğiyle övündüğü, fakat kalıcılığı pek az olan; çeşitli dünya malları, giysiler, ekinler ve benzeri (geçici) nimetlerin size verilmesidir. Bunun üzerine bir adam şöyle dedi: Dünya nimeti ve cazibesi, Allah’ın bir lütfudur (nimetidir). Peki, bu nimet hiç tersine dönüp bir niyet, ceza ve azaba dönüşür mü?! Bunun üzerine insanlar, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sessiz kaldığını görünce soru soran kişiyi kınadılar ve bu sorunun onu öfkelendirdiğini zannettiler. Ardından kendisine vahyin indiği anlaşıldı. Sonra alnındaki teri sildi ve şöyle buyurdu: Soru soran nerede? diye buyurdu: Adam dedi ki: Benim. Bunun üzerine o -sallallahu aleyhi ve sellem-, Allah'a şükretti ve hamdetti. Sonra da şöyle dedi: Hakiki hayır (ve nimet) sadece hayır getirir. Fakat bu dünya cazibesi, yol açtığı fitne, (dünyalık) yarış ve insanı bütünüyle ahirete yönelmekten alıkoyması sebebiyle mutlak bir hayır değildir. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buna dair bir örnek vererek şöyle buyurdu: Bahar mevsiminin bitirdiği yeşillikler, hayvanların çok hoşuna giden bir bitki türüdür. Ancak (obur) hayvan ondan çok fazla yediğinde, hazımsızlık (tıkanma) sebebiyle ya çatlayıp ölür ya da ölüme yaklaşır. Sadece yeşillik yiyen (akıllı) hayvan müstesna; o, karnının iki yanı doluncaya kadar yer, sonra güneşe karşı durup karnındakileri yumuşak bir dışkı veya idrar olarak dışarı atır (rahatlar). Ardından işkembesindekileri çıkarıp tekrar çiğner (geviş getirir) ve yutar; sonra da dönüp yemeye devam eder. Şüphesiz ki bu mal, (göz alıcı) tatlı ve yeşil bir bitki gibidir; çokluğu sebebiyle (insanı) öldürür veya öldürmeye yaklaşır. Ancak helal yoldan, sadece ihtiyacın davet ettiği ve yetecek kadar olan az bir miktarla yetinilirse, o takdirde insana zarar vermez. Bu mal, kendisinden fakire, yetime ve yolda kalmışa veren Müslüman için ne güzel bir arkadaştır! Kim o malı hakkıyla elde ederse, onun malı bereketlenir. Kim de onu hakkı olmadan elde ederse, onun durumu yemek yiyen ve doymayan kimsenin misali gibidir ve o mal, kıyamet gününde onun aleyhine (günahına) şahitlik edecektir.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh- şöyle dedi: Bir adam Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelerek: Kendisine en iyi davranmam gereken kimdir? diye sordu. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Annen!» buyurdu. Adam: Ondan sonra kimdir? diye sordu. «Annen!» buyurdu. Adam tekrar sordu: Ondan sonra kim gelir? diye sordu. «Annen!» buyurdu. Adam tekrar: Sonra kim gelir? diye sordu. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Baban!» cevabını verdi. Muttefakun aleyhtir. Bir rivayete göre o adam: "Ey Allah’ın Rasûlü! Kendisine en iyi davranılması gereken kimdir? diye sordu. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Annen, sonra annen, daha sonra yine annen, sonra baban, sonra da sana en yakın olan akraban.» buyurdu. Es-Sahabenin manası: Arkadaşlık ‘’Sonra baban’’ sözü hazfedilmiş bir fiil ile mansuptur. Yani sonra babana iyilik yapmandır. Başka bir rivayette: ‘’Sonra baban’’ bu açık bir ifadedir.
Müslim rivayet etmiştir - Muttefekun AleyhBu hadis anne-babanın güzel ünsiyetten hakları olduğuna, işlerinde de tam bir özen göstermek gerektiğine delildir. "Onlarla dünyada iyi geçin". Ancak annenin hakkı babanın hakkından mertebe olarak daha yukarıdadır. Babanın hakkını, annenin hakkında olduğu gibi üç kere vurgulamadan zikretmiştir. Anne baba ile birlikte çocuklarının terbiyesinde ortak olmasına rağmen derecesi üstün kılınmıştır. Öyle ki; baba malıyla ve gözetmesiyle, anne de yemesinde, içmesinde, giyiminde, yatağındaki ve tüm hizmetlerinde çocuk hizmetinde ortaktırlar. Anne çocuğu için babadan daha fazla sıkıntılara katlanmıştır. Onu dokuz ay güçlük üzere güçlük çekerek taşımıştır. Onu zorlukla doğurup, dünyaya getirmiştir. Neredeyse sıkıntıdan dolayı ölüm onu yakalayıverecekti. Ve yine onu iki yıl emzirmiştir. Onun rahatı için uykusuz kalmıştır. Vahyin konuştuğu gibi onun için çok acılar çekmiştir: (Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşıması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer.) Gördüğün gibi insana, ana-babasına iyilik yapmasını tavsiye etmektedir. Annenin hakkının büyüklüğüne işaret etmek için sebeplerden sadece annenin çektiği sıkıntılardan bahsetmektedir. Anne-baba muhtaç iseler onlara yeme, içme, barınma, giyim ve yaşamaları için diğer ihtiyaçları konusunda infak etmek iyilikten ve güzel davranmak olup, onlara sahip çıkmak anlamına gelir. Eğer onlar düşük ya da orta seviyede bir hayat yaşıyorlarsa, sen de daha üst seviyede rahat bir durumda isen, onların da refah seviyesini kendi seviyene ya da daha üstüne getirerek yükselt ki, bu da onlara olan güzel bir davranışın olsun. Anne-babası hükmettiği beldeye getirildiklerinde Yusuf’un yaptığını hatırla, onları çölden getirince kendi tahtına oturtturdu. Bütün işlerde onlara sahip çıkmanın güzel davranmanın kapsamlı olarak zikredildiği Allah Teâlâ’nın buyruğu şöyledir: "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘’of!’’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerilerine kanat ger ve : ’’Rabbim küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’’ diyerek dua et". Onları her türlü eziyetten koru/uzak tut ve diline onlara edepsizce söz söylemekten engel ol. Onlara karşı yumuşak konuş, onlara kanat ger, nefsini onlara itaat için alçalt. Dilini onlara dua ile ıslat ve kalbinin derinliklerinden ve içinden gelerek: ’’Rabbim küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’’ de. Vahyin işaret ettiğiyle amel etmek ve hadisin de mantığına uyarak annene daha fazla önem göstermeyi unutma.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Allah yolunda çift sadaka veren kimse, cennetin muhtelif kapılarından, Ey Allah’ın kulu! Bu kapıdan girmen senin için daha hayırlıdır diye çağrılır. Namaz kılanlar namaz kapısından, mücahitler cihad kapısından, oruçlular Reyyân kapısından, sadaka vermeyi sevenler de sadaka kapısından (cennete girmeye) davet edilirler.» Ebû Bekir -radıyallahu anh-: Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasûlü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimse için bir sıkıntı yoktur; ama bu kapıların hepsinden birden çağrılacak kimseler de var mıdır? dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümit ederim.» buyurdu.
Muttefekun AleyhKim Allah’ın rızasını kazanmak için yiyecek, giyecek, bineklerden ve paralardan iki sınıftan sadaka verirse, cennet kapılarından melekler gelişi sebebiyle ona buyur diye seslenirler. Melekler derler ki: Çok hayırlar yaptın bunun için bugün sana büyük sevap verilecektir. Namazı çokça kılanlara namaz kapısından seslenilir ve o kapıdan girerler. Çokça sadaka verenler sadaka kapısından çağrılırlar ve oradan girerler. Çokça oruç tutanları da melekler Rayyân kapısından girmeleri için çağrılırlar. Rayyân’ın manası ‘’suya kanmış’’ demektir. Çünkü oruçlular özellikle de uzun ve sıcak yaz günlerinde susuzluk çekerler. Dolayısıyla kendilerine susuzluklarına karşı sürekli bir suya kanmak için o kapıdan girerler. Ebu Bekir –radıyallahu anh- bu hadisi duyunca anam babam sana kurban olsun ey Allah'ın Rasûlü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimse için bir eksiklik ve zarar yoktur. Ama bu kapıların hepsinden birden çağrılacak kimseler de var mıdır? dedi. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- de: «Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümit ederim.» buyurdu.
Ebu Hureyre –radıyallahu anh-’tan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Beni rüyada gören kimse, uyanıkken de öylece görecektir. –veya sanki beni uyanıkken görmüş gibidir- Çünkü şeytan bana benzeyen bir şekle giremez.»
Müslim rivayet etmiştir - Muttefekun Aleyhİlim adamları bu hadisin manasını açıklama konusunda pek çok ve farklı yorumlar yapmışlardır, bunlardan bazıları şöyledir: Birincisi: O kişilerden kasıt Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’in hayatta olduğu zamanda yaşayan kişilerdir. Buna göre de hadisin anlamı, onu rüyasında gören kimse, kendisine giderek, ona hicret ederek gerçekte görecektir. İkincisi: Kendisini ahirette görmekle de rüyasının doğruluğu tahakkuk edebilir. Çünkü Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- ahirette kendisini dünyada iken görsün ya da görmesin bütün ümmetini görecektir. Üçüncüsü: Onu ahirette özel bir şekilde, ona yakın olarak ve şefaatine nail olarak ve benzeri şekilde görecektir. «Sanki beni uyanıkken görmüş gibidir.» Bu rivayeti Müslim şek ederek rivayet etmiştir. Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- «beni uyanıkken görecektir» ya da «sanki beni uyanıkken görmüş gibidir» şeklinde rivayet etmiştir. Bunun manası: Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-'i kendi şekil ve suretiyle rüyasında gören sanki onu gerçekten görmüş gibidir. O da Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’in sahihayn (Buhari ve Müslim)'deki şu sözü gibidir. «Beni rüyada gören beni görmüştür.» Sahihayn (Buhari ve Müslim) deki başka bir rivayette; «Beni rüyasında gören muhakkak görmüştür.» «Şeytan benim şeklime giremez.» Sözü başka bir lafızda: «Beni rüyasında gören muhakkak beni görmüştür, şeytan benim suretime giremez.» buyurmuştur. Mana olarak: Şeytanın Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem'-in suretine girmesi imkânsızdır. Ancak Şeytan Rasulullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’in suretinde değil de başka bir surette gelip kendisini Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve selem- gibi gösterebilir. İnsan rüyasında bir kimseyi görür de o kimsenin Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- olduğuna dair içinde bir his uyanıyorsa gördüğü kişinin vasıflarını, acaba Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-'in vasıflarına uyuyor mu, uymuyor mu diye araştırması gerekir. Eğer uyuyorsa o kimse, Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’dir. Uymuyorsa o kişi Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- değildir ve sözkonusu his de şeytanî vesveselerden kaynaklanmıştır. Şeytan uyuyan kimsenin nefsinde, ‘’Bu Peygamberdir’’ gibisinden hisler uyandırmıştır. Ancak bu kişi, Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- değildir. İmam Ahmed ve Tirmizi Şemail'de Yezid el-Farisi’den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-'i rüyamda gördüm, İbn Abbas -radıyallahu anhuma-’ya dedim ki ben Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-'i rüyamda gördüm. İbn Abbas dedi ki: Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyururdu: «Şeytan bana kesinlikle benzeyemez, beni rüyasında gören muhakkak ki beni görmüştür.» Bu gördüğün adamı bana vasıf etmeye gücün yeter mi? Evet dedi: Onu vasıf ettiği zaman da İbn Abbas -radıyallahu anh- buyurdu ki: Eğer onu hakikatte görmüş olsaydın zaten bunun üzerine daha fazla bir şey söyleyemezdin. Şeyh El-Albani Muhtasarul Şemail kitabında rivayetin hasen olduğunu belirtmiştir. Sayfa (208) , (347) nolu hadis. Manası: Eğer sen Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-'i gerçekte görseydin bu vasıf ettiğinden daha fazla vasıf edemezdin. Bunun manası onun gerçekten de Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-'i gördüğüdür.
Nu'mân b. Beşîr -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Şüphesiz cehennemliklerin azabı en hafif olanı, ateşten iki terliği ve bu terliğin iki bağı olan kimsedir ki, bunlardan dolayı tıpkı bir kazanın kaynaması gibi beyni kaynar. O, kendisinden daha şiddetli azap çeken hiç kimse olmadığını sanır. halbuki o, azabı en hafif olanlarındandır. Halbuki o, onların arasındaki en hafif azabı görmektedir.»
Muttefekun aleyhPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, kıyamet gününde cehennemliklerin azabı en hafif olanının; hararetlerinden dolayı beyni, bakır bir kazanın kaynaması gibi kaynayan, ateşten iki terliği ve iki bağı olan kimse olduğunu haber vermiştir. Onların arasında en hafif azabı gördüğü halde, kendisinin en şiddetli azabın içinde olduğunu zanneder. İşte bu durum, onun üzerinde hem bedensel (fiziksel) hem de ruhsal (psikolojik) azabın bir arada toplanması içindir.
Enes -radıyallahu anh-'den rivayet olunan bir hadiste Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: "Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri (onunla) kalır; ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle kalır."Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri (onunla) kalır; ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle kalır."
Muttefekun AleyhHadisin manası: İnsan vefat edince mezara kadar akrabaları ve namazını kılanlar arkasından gelirler. Malı yani hizmetçi ve (varsa) köleleri, amelleri de mezara kadar gelirler. İkisi geri döner, bir tanesi ise ölü ile orada kalır. Amelleri hayır ise hayır, şer ise şer onu beklemektedir.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Bineğe binen yürüyene, yürüyen oturana, az çoğa selam verir.» Buhârî'deki rivayette ise: «Küçük olan büyüğe, yürüyen oturana, az çoğa selam verir.» diye geçmektedir.
Muttefekun aleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- insanlar arasında selamlaşmanın adabını şu şekilde bildirmiştir: ''Es-selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuh'' "Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun." Yaşı küçük olan büyük olana selam verir, binekte olan yürüyene selam verir, yürüyen oturana selam verir ve az sayıda olanlar da çok sayıda olanlara selam verir.
Nevvâs b. Sem'ân el-Ensârî -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e iyilik ve kötülük hakkında sordum ve o şöyle dedi: «İyilik, güzel ahlaktır. Kötülük ise vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.»
Müslim rivayet etmiştirPeygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e, iyilik ve kötülük hakkında soru sorulunca şöyle buyurdu: İyiliğin en büyük özelliği, Allah’a karşı takvâ ile güzel ahlâklı olmak; insanlara karşı ise eziyete katlanmak, öfkelenmemek, güler yüzlü olmak, güzel söz söylemek, akrabalık bağlarını korumak, itaatkâr ve nazik davranmak, iyilikte bulunmak ve iyi geçinmektir. Kötülük ise, vicdanı rahatsız eden şüpheli işler ve kalbin kabul etmediği tereddütlerdir. Kalpte, onun bir günah olabileceğine dair bir kuşku ve korku meydana gelir. Ayrıca seçkin, fazilet sahibi kişilere çirkin görüneceği için açığa çıkmasını istemediğin şeydir. Çünkü nefis tabiatı gereği, insanların kendi iyiliğini görmesini sever. Eğer bir amelinin insanlar tarafından görülmesini istemiyorsan, bu onun hayır değil, günah olduğunu gösterir.
Enes Bin Malik –radıyallahu anh-’dan merfû olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu memnuniyet, sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden çok daha fazladır.» Başka bir rivayeti de şöyledir: «Herhangi birinizin tövbesinden dolayı Allah’ın duyduğu hoşnutluk ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceği ile birlikte devesini kaybetmiş ve tüm ümitlerini de yitirmiş halde bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken devesinin yanına dikiliverdiğini gören ve yularına yapışarak aşırı sevincinden dolayı ne söylediğini bilmeyerek, Allah’ım! Sen benim Rabbim, ben de senin kulunum diyeceği yerde, sen benim kulumsun ben de senin Rabbinim diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.»
Muttefekun AleyhAllah -Azze ve Celle-’nin kulunun kendisine salih amellerle dönmesinden, kalbinden ihlaslı bir şekilde emirlerini yerine getirmesinden duyduğu memnuniyet; sizden birinin yiyecek, içecek ve insanın olmadığı ıssız çölde devesini kaybettiğinde, onu arayıp bulamadığı için bir ağacın altına gidip uyuyup ölümü beklerken, devesinden ve hayatından ümidini kesmiş halde olduğu durumu gibidir. Çünkü yiyeceği ve içeceği devesinin üzerindedir ve deve kaybolmuştur. O bu haldeyken, devesinin yanına dikiliverdiğini gören ve yatmış olduğu ağacın altından fırlayarak devenin yularına yapışan kimsenin sevincinden çok daha fazladır. Hangi şey bu mutlulukla kıyaslanabilir ki? Çünkü bu, büyük bir sevinçtir. Ölümden sonra hayatın sevincidir. Bundan dolayı yulara yapışıp: “Allah’ım! Sen benim kulumsun ben de senin Rabbinim.” demiştir. Oysa ki Allah'a sena etmek için Allah’ım sen benim Rabbim, ben de senin kulunum demek istemiştir. Ancak aşırı sevincinden dolayı hata etmiştir.