





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Sa'd b. Ebî Vakkâs -radiyallahu anhu- anlatıyor: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- beni ziyaret etti ve şöyle dedi: “Allahım! Sa'd’a şifâ ver. Allahım! Sa'd’a şifâ ver.”
Muttefekun Aleyh. Hadisin bu lafzı Müslim'e aittirSa'd b. Ebî Vakkâs -radıyallahu anhu- anlatıyor: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- beni ziyaret etti ve şöyle dedi: “Allahım! Sa'd’a şifâ ver. Allahım! Sa'd’a şifâ ver.” Bu hadis, hasta ziyaretinin sünnetten olduğuna Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in güzel ahlakına ve O’nun, sahabeleri ile ilişkisinin güzelliğine delalet eder. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sahabelerden hasta olanları ziyaret eder ve onlar için dua ederdi. Hadiste “Allahım! Falancaya şifa ver.“ diye hastanın şifa bulması için adının üç kez zikredilerek dua edilmesinin müstehaplığına işaret edilmiştir. Şüphesiz ki bu, hastanın şifa bulmasının sebeplerindendir.
Hemmâm b. Hâris'in Mikdâd -radıyallahu anh-'den rivâyet ettiğine göre, bir adam Osman -radıyallahu anh-'i övmeye başlayınca, Mikdâd da dizleri üstüne çökerek metheden kişinin yüzüne çakıl taşları atmaya başladı. Bunun üzerine Osman ona:Ne yapıyorsun öyle? deyince Mikdâd:Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: "Meddahları/çok ödenleri gördüğünüz zaman yüzlerine toprak serpiniz" buyurdu, diye cevap verdi.
Müslim rivayet etmiştirMikdâd -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre bir adam Osman -radıyallahu anh-'ı övdü.Mikdâd dizleri üzerine oturdu ve küçük çakıl taşları aldı ve onları öven kişinin yüzüne attı.Osman -radıyallahu anh- ona bunu neden yaptığını sordu.O da Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in birini öven kişileri gördüğümüz zaman onların yüzüne toprak atmamızı emrettiği diyerek haber verdi.
Ömer b. el-Hattâb -radıyallahu anh-’dan rivayet olunduğuna göre Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- bir malı taksim etti/bölüştürdü. Ben: “ Ey Allah’ın Rasûlü! Şu kimseler bunlardan daha hak sahibidirler!” dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Bu kimseler çirkin sözlerle benden mal almak ile beni cimriliğe nispet etmek arasında tercihte bıraktılar. Ben, cimri değilim.” buyurdular.
Müslim rivayet etmiştirAllah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- bir malı insanlardan bir kısmına bu maldan vererek diğer bir kısmına da vermeyerek taksim etti. Ömer -radıyallahu anh-, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’e: Malı, kendilerine mal verilmeyen kimselere verebilirdin, çünkü onlar daha hak sahibidirler, dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-: “İmanlarının zayıflığı sebebiyle bu kimseler benden kaba bir şekilde mal istediler. Beni, malı onlara taksim etmekle cimriliğe nispet edilmek arasında bıraktılar." dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- cimriliğin O’nun ahlakından olmaması ve idare etmenin ve kaynaştırmanın O’nun ahlakından olması sebebiyle malı onlara vermeyi tercih etti.
Ebu Rıb’î Hanzala b. Rebîğ el-Useyyidî -radıyallahu anh- (ki o, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in kâtiplerindendi) şöyle dedi: Ebu Bekir -radıyallahu anh- ile karşılaştım. Bana; Nasılsın ey Hanzala! dedi. Ben: Hanzala münafık oldu! dedim. Bana; Subhânallah! Sen ne söylüyorsun? dedi. Ben; Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanında bulunuyoruz. Bize cenneti, cehennemi hatırlatıyor, öyle ki onu gözle görmüş gibi oluyoruz. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanından çıktıktan sonra ise zevcelerle, çocuklarla, geçim işleriyle meşgul oluyoruz. Bu sebeple çok şey unuttuk, dedim. Ebû Bekir: Allah’a yemin olsun ki bizler de muhakkak senin bu karşılaştığın işlerin benzerleri ile karşılaşıyoruz, dedi. Bunun üzerine Ebu Bekir ile birlikte yürüdük ve Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına girdik. Ben: Hanzala münafık oldu ey Allah’ın Rasûlü! dedim. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Bu söylediğiniz de nedir?” diye sordu. Ey Allah’ın Rasûlü! Senin yanında bulunuyoruz. Bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyorsun. O derecede ki, gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Senin yanından çıktığımız vakit zevcelerle, çocuklarla ve geçim işleriyle meşgul oluyoruz. Çok şeyi unutuyoruz, dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-: “ Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, siz benim yanımda bulunduğunuz hal üzere ve zikretmeye devam ederseniz, sizinle melekler döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızın üzerinde musafaha ederlerdi. Fakat Ey Hanzala! Bazen öyle bazen böyle.” buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı.
Müslim rivayet etmiştirHanzala -radıyallahu anh-, Allah Rasûlü - sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanından ayrıldıktan sonra O’nun -sallallahu aleyhi ve sellem- yanında olduğu halden başka bir halde olduklarını haber vermiştir. Onlar, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanında iken Allah’ı zikrediyorlarmış. Hanımları, çocukları ve dünyalık işleri ile meşgul olmaya dalınca da onlardaki bu hal değişiyormuş. Hanzala bunun nifak olduğunu zannetmişti. Nifakın aslı, iç duyguların tersine olan bir duyguyu göstermektir. Onlar bu durumu Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’e haber verdiklerinde Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- onlar için şöyle demiştir: “Şayet onlar bulundukları hal üzere ve zikretmeye devam etselerdi, melekler onlara her hallerinde selam verip, musâfaha ederlerdi. Orta halli olarak, bazen Rabbi için, bazen ailesi için ve bazen ise dünya için çalışmak gerekmektedir.
Ebu Hubeyb Abdullah b. ez-Zubeyr -radıyallahu anhumâ'dan- şöyle rivayet etmiştir: Zubeyr, Cemel Vakası gününde durduğu zaman beni çağırdı. Bunun üzerine ben (gelip) onun yanında durdum. Bana şunları söyledi: Ey oğulcuğum! Şu muhakkak ki, bu gün ancak zâlim olan yahut mazlum olan öldürülür. Ve ben bu gün kendimin başka türlü değil, ancak mazlum olarak öldürüleceğimi zannediyorum. Ve benim en büyük hüznüm ve endişem elbette borcumdur. Sen borcumuzun, malımızdan herhangi bir şey bırakacağını zannediyor musun? Dedi ve ey oğulcuğum malımızı sat ve borcumu öde, sözünü söyledi. Ve malının üçte birini vasiyet etti; bu üçte birin üçte birini özel olarak Abdullah b. Zubeyr'in oğullarına vasiyet etti. Zubeyr, oğlu Abdullah b. Zubeyr'i kastederek onun, oğulları için üçte birin üçte biri diyor: Eğer borcun ödenmesinden sonra bir şey artmış olursa, o fazlanın üçte biri senin oğullarına aittir. Hişâm b. Urve (geçen senedle) şöyle dedi: Abdullah b. Zubeyr'in çocuklarının bâzısı yaşça (yahut vasiyetteki payca) Zubeyr'in oğullarının bazısına denk olmuştur: Bunlar Hubeyb ve Abbâd'dır. Zubeyr'in bu vasiyeti yaptığı gün dokuz oğlu ve dokuz kızı vardı. Abdullah dedi ki: Babam Zubeyr, borcunun ödenmesini bana vasiyet etmeye başladı ve şöyle diyordu: Ey oğulcuğum! Eğer borç ödemekten herhangi bir şey hususunda aciz olursan, o zorluğa karşı Mevlamdan yardım iste! Dedi. Abdullah şöyle dedi: Vallahi ben babamın bu "Mevlâm" sözüyle ne kastettiğini bilemedim. Sonunda: Babacığım, senin Mevlan kimdir? Diye sordum. (Benim Mevlam) Allah'tır, dedi. Abdullah şöyle devam etti: Vallahi ben onun borcunu ödemekten dolayı herhangi bir sıkıntıya düştükçe muhakkak: Yâ Mevlâ'z-Zubeyr (Ey Zubeyr'in Mevlâsı)! Zubeyr'in borcunu öde! Diye duâ ettim; akabinde Yüce Allah onun borcunu ödedi. Sonunda Zubeyr -radıyallahu anh- öldürüldü. Zubeyr arkasında altın para ve gümüş para bırakmadı; o yalnız bazı araziler bıraktı. Gâbe mevkiindeki büyük arazi, Medine'de on bir ev, Basra'da iki ev, Kufe'de bir ev, Mısır'da bir ev bunlardandır. Abdullah dedi ki: Zubeyr'in üzerindeki borç ancak şöyle oluşmuştur: Birtakım kimseler ona mal getirir ve malı Zubeyr'in yanında emanet bırakmak ister idi. Zubeyr ise ona :Hayır, ben bu malı emanet olarak teslim almam; lakin o mal benim zimmetimde bir ödünçtür. Çünkü ben emanetin zayi olmasından (ve bunun da benim malı iyi korumadığımdan meydana geldiğinin zannedilmesinden) korkarım, der idi. Zubeyr asla bir kumandanlık, haraç toplayıcılığı ve (mal toplamaya sebep olacak cinsten) herhangi bir vazifeyi üzerine almamıştır O sadece Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-'in, Ebu Bekir’in, Ömer’in ve Osman'ın -Allah onlardan razı olsun-beraberinde yapılan gazvelerde bulunmuştur. Abdullah b. Zubeyr -radıyallahu anh- şöyle dedi: Ben babam Zubeyr'in üzerindeki borcu hesapladım. Borcunu, iki milyon iki yüz bin olarak buldum. Râvî dedi ki: Hakîm b. Hizâm, Abdullah b. Zubeyr -radıyallahu anh-’a kavuştu da: Ey kardeşimin oğlu! Kardeşim Zubeyr'in üzerinde ne kadar borç vardır? Diye sordu. Abdullah, borcun bir kısmını gizledi de: Yüz bin, dedi. Bunun üzerine Hakîm: Vallahi ben sizin mallarınızın bu kadar borcu ödemeye yeteceğini zannetmiyorum, dedi. Bu sefer Abdullah: Eğer borçlar iki milyon iki yüz bin olmuş ise, senin görüşün nedir bana haber ver? dedi. Hakîm: Bu kadar borcu ödemeye takat yetireceğinizi sanmıyorum. Eğer bu borçtan herhangi bir şeyi ödemekten aciz olursanız benden yardım isteyin, dedi. Râvî dedi ki: Zubeyr, Gâbe'deki araziyi yüz yetmiş bine satın almış idi. Oğlu Abdullah ise bu araziyi satmak için bir milyon altı yüz bin kadar değer tayin etti. Sonra ayağa kalktı ve Her kimin Zubeyr'in üzerinde alacağı bir hak varsa, Gâbe'ye bizim yanımıza gelsin, dedi. Akabinde Abdullah b. Ca'fer b. Ebi Tâlib oraya geldi. Abdullah'ın, Zubeyr'in üzerinde dört yüz bin alacağı vardı. Abdullah b. Zubeyr'e hitaben: Eğer isterseniz bu dört yüz binlik alacağımı size bırakayım, dedi. Abdullah b. Zubeyr: Hayır (alacağını bırakma; bunu istemeyiz), dedi. Abdullah b. Ca'fer: Eğer isterseniz, benim alacağımı geri bırakmak istediğiniz alacakların içine koyup geriye bırakırsınız, dedi. Abdullah b. Zubeyr: Hayır, alacağını geri bırakma, dedi. Râvî dedi ki, Abdullah b. Ca'fer: Öyleyse bu araziden benim için bir parça kesin, dedi. Abdullah b. Zubeyr de ona hitaben: Şuradan şuraya kadar olan parça senindir, dedi. Râvî dedi ki: Abdullah b. Zubeyr, Gâbe arazisinden (ve evlerden) bazısını sattı da babası Zubeyr'in borcunu ödedi. Borcun hepsini tamamen ödedikten sonra Gâbe arazisinden geriye dört buçuk pay kaldı. Abdullah b. Zubeyr akabinde Şam'a Muâviye b. Ebî Sufyân'ın yanına geldi. Muâviye -radıyallahu anh-’ın yanında Amr b. Usmân b. Affân, Abdullah b. Zubeyr'in kardeşi el-Munzir b. Zubeyr, (Mü'minlerin annesi Sevde'nin kardeşi) Abdullah b. Zem'a da bulunuyordu. Muâviye, Abdullah b. Zubeyr'e hitaben: Gâbe arazisine ne kadar değer biçildi? dedi. Abdullah: (On altı pay aslından) her bir pay yüz bine geldi, dedi. Muâviye: Geriye kaç pay kaldı? dedi. Abdullah: Dört bütün pay ile bir yarım pay kaldı, dedi, el-Munzir b. Zubeyr: Ben yüz bin karşılığında bir pay satın aldım, dedi. Amr b. Usmân: Ben de yüz bine karşılık bir pay satın aldım, dedi. Abdullah b. Zem'a: Ben de yüz bin karşılığında bir pay satın aldım, dedi. Bu sefer Muâviye: Geriye ne kadar pay kaldı? diye sordu. Abdullah: Bir pay ile yarım pay kaldı, dedi, Muâviye: Ben de onu yüz elli bin karşılığında satın aldım, dedi. Râvî dedi ki: Abdullah b. Ca'fer (b. Ebî Tâlib), Muâviye'den onun payını altı yüz bin karşılığında satın aldı (da böylece iki yüz bin kazandı). Abdullah b. Zubeyr babasının borçlarını ödeyip bu borç işini bitirdiği zaman Zubeyr'in diğer oğulları kendisine: Artık mirasımızı aramızda taksim et, dediler. Abdullah: Hayır, Allah'a yemin ederim ki, dört sene hac mevsiminde; "Haberiniz olsun! Her kimin Zubeyr üzerinde alacağı bir hak varsa bize gelsin de o borcu ödeyelim!" diye ilan etmedikçe, mirası aranızda taksim etmem, dedi. Râvî dedi ki: Artık Abdullah b. Zubeyr her sene hac mevsiminde böyle ilan etmeye başladı. Nihayet dört yıl geçince (ve kendisine hak isteyici kimse gelmeyince) mirası Zubeyr -radıyallahu anh-’ın oğulları arasında taksim etti. Zubeyr öldüğü zaman arkasında dört hanımı vardı. Abdullah'a vasiyet edilen üçte biri kaldı da her bir hanımına (sekizde bir hisse olarak) bir milyon iki yüz bin düştü. Buna göre Zubeyr -radıyallahu anh-’ın (vasiyet, miras ve borçlarını içine alan) malı elli milyon iki yüz bindir.
Buhârî rivayet etmiştirOsman -radıyallahu anh’ın katillerinin teslim edilmesinin istenmesi sebebi ile meydana gelen Cemel olayı günü, Zubeyr b. Avvâm -radıyallahu anh-, oğlu Abdullah -radıyallahu anh-’a (Ey oğulcuğum!) Şu muhakkak ki ben bu gün kendimin başka türlü değil, ancak mazlum ve şehit olarak öldürüleceğimi zannediyorum. Ve benim en büyük hüznüm ve endişem elbette borcumdur. Sen borcumu öde! dedi. Zubeyr -radıyallahu anh-’ın borcu, malından fazla idi. Bundan dolayı oğlunun çocuklarına borcu ödemelerini vasiyet etti. Çünkü o, oğlu hayatta olduğu için torunlarına mirastan bir pay kalmayacağını biliyordu. Tamamı dokuz olan mirasın üçte birinin üçte birlik kısmını onlara vasiyet etti. (Zubeyr hayatta iken) insanlar mallarını ona emanet ediyorlardı. O ise, onların mallarını zayi olur endişesi ile emanet olarak kabul etmiyor aksine bunu onlardan bir borç olarak kabul ediyordu. O, zühd sahibi ve güvenilir bir kimse idi. İdarecilik görevine gelmedi. Vefat ettiği Zaman, oğlu onun borcunu ödedi. Ve onun malı arttı. Mirasçılar, ondan, (borcunu bildikleri kimselerin hakkını verdikten sonra) mirasçılar, mirasın aralarında paylaştırılmasını istediler. O, dört yıl boyunca hac mevsiminde babasından alacağı olan kimse varsa gelsin alsın diye ilan etti. Başka alacaklı kimse kalmadığı ortaya çıkınca malı onların arasında bölüştürdü. Kalanı da Zubeyr’in hanımları arasında paylaştırdı. Zubeyr’in dört hanımı vardı.
Ebu Sa'lebe el-Huşanî radıyallahu anh'dan merfu olarak rivayet olunduğuna göre: "İnsanlar, bir yerde konakladıklarında patikalara ve vadilere dağılırlardı. Bunun üzerine Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:’’Sizin bu şekilde patikalara ve vadilere dağılmanız şeytandandır.’’ O günden sonra konakladıkları her yerde bir arada kaldılar." diye buyrulmuştur.
Ebû Dâvûd rivayet etmiştirİnsanlar, yolculuk esnasında bir yerde konakladıklarında patikalara ve vadilere dağılırlardı. Bunun üzerine Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- onlara bu şekilde patikalara ve vadilere dağılmalarının şeytandan olduğunu haber verdi. (Şeytan) Bunu Allah’ın dostlarını korkutmak ve düşmanlarını da harekete geçirmek için yapardı. O günden sonra konakladıkları her yerde bir arada kaldılar. (Birbirlerine o kadar yakınlaşırlardı ki) üzerlerine bir örtü atılmış olsaydı eğer birbirlerine çok yakınlaşmalarından dolayı onları içine alıverirdi.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre; «Zenginin borcunu ödemeyi ertelemesi zulümdür. Sizden biriniz hali vakti yerinde olan birine havale edildiğinde, bu havaleyi kabullenip o kişiye muracaat etsin.»
Muttefekun AleyhBu hadis-i şerif güzel muamele kurallarından birisini sergilemektedir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- borcu veren kimseye güzel bir şekilde borcunu istemeyi önerdiği gibi borçlu olan kimseye de borcunu güzel bir şekilde ödemesini emretmiştir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- borç verenin hakkını direk veyahut karine ya da işaret yoluyla istediği anlaşıldığında, borçlunun borcu ödemeye gücü yettiği halde ödemeyi geciktirmesi alacaklıya zulüm olduğunu haber vermiştir. Çünkü mazereti olmadan geciktirme hakkı yoktur. Borçlu, alacaklıyı varlıklı bir kimseye havale ettiği zaman ondan hakkını alması kolay olur ve bu zulüm ortadan kalkar. Alacaklı olan kimsenin bu havale edilmeyi kabul etmesi gerekir. Bunda borcun güzel bir şekilde ödenmesi, ödemenin kolaylaştırılması ve gücü olduğu halde zimmetindeki borcu ödemeyen kimsenin zulmünün engellenmesi vardır.
Enes -radıyallahu anh- şöyle demiştir: Yemen ehli geldiği zaman Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Yemen ehli size geldiler, onlar musâfaha ile gelen ilk kimselerdir.» buyurdu.
Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirNebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, «Yemen ehli size geldiler.» sözünde kastetmiş olduğu kimseler; Ebu Musâ el-Eş’arî -radıyallahu anh-’ın kabilesi olan Yemenli Eş’ârî kabilesidir. Buna İmam Ahmed’in Müsned’inde (3/155) gelen şu hadis delâlet etmektedir. Enes İbn Mâlik -radıyallahu anh-’dan şöyle rivayet etmiştir: Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Yarın size İslam için kalpleri sizden daha ince olan bir topluluk gelecektir.» Bunun üzerine Eş'ariler geldi. İçlerinde Ebu Musa El-Eş’arî de vardı. Medine’ye yaklaştıklarında şiir okuyorlar ve şöyle diyorlardı. Yarın sevdiklerimizle karşılaşacağız. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ve onun taraftarları ile karşılaşacağız. Geldiklerinde musafaha yapmaya başladılar ve musafahayı ilk yapan kimseler de onlardı.
Birinci Hadis: Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: "İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Onların Cahiliye dönemde hayırlı ve değerli olanları,dînî emirleri anlayıp amel ettikçe İslâm devrinde de hayırlılarıdır. Ruhlar toplu cemaatlerdir. Onlardan birbirleriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar da ayrılırlar." İkinci Hadis: "Siz insanları madenler (gibi cins cins) bulursunuz. Onların Cahiliye dönemde hayırlı ve değerli olanları, İslâm devrinde de hayırlılarıdır. Siz yine en hayırlı kişileri, yöneticilik işinden hiç hoşlanmayanlar olarak bulursunuz. Siz, en kötü kişileri de iki yüzlüler olarak bulursunuz ki onlar, birilerine bir yüzle diğerlerine bir başka yüzle gider gelirler."
Her iki rivayeti de Muttefekun Aleyh'dirRasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- insanları madenlere benzetmesi bir çok şeye delalet eder. Bunlardan bazıları şunlardır: İnsanların tabiatları, ahlaki özellikleri ve psikolojileri farklı farklıdır. Madenlerin farklı olmasından bunu anlıyoruz. İnsanların doğruyu kabul etmede farklı farklı olduklarının işareti vardır. Bazıları kolaydır, bazılarına sabretmek gerekir, bazısıda madenler gibi kabul etmez. Madenlerin insanlara benzetilmesi insanların asılda kerem sahibi ve bayağılık olmak üzere farklılık gösterdiğine işaret eder. Bunu madenlerin kıymetli olmasında farklılık göstermesinden anlaşılır. Bazı altın ve gümüş gibi pahalı, bazısıda demir ve kalay gibi ucuzdur. İnsanların madenlere benzetilmesinde madenler gibi tahammul gücü olduğuna işaret eder. "Maadinu'l Arab" arapların aslı ve nesebi demektir. "Onların Cahiliye dönemde hayırlı ve değerli olanları, İslâm devrinde de hayırlılarıdır" sözü insanların nesep,kök ve asıl olarak en değerlileri cahiliye döneminde en hayırlı olanlarıdır. Ancak dînî emirleri anlayıp amel etme şartı vardır. Mesela Haşimoğulları asıl ve nesep olarak Cahiliye döneminde Kureyş'in en hayırlıları oldukları sahih hadisle sabittir. Aynı şekilde Allah'ın dinini anlayıp amel etme ve öğrenme şartıyla İslam'da da böyledir. Eğer anlayış sahibi olamazlarsa Arap kabilelerinin en seçkini olmalarına rağmen Allah katında en değerli ve insanların en seçkini değillerdir. Bu hadiste insanın nesebi ile şerefli olacağının delili vardır. Ancak dinini anlayıp onunla amel ediyor olma şartı vardır. Şüphesiz ki nesebin tesiri vardır. Bundan dolayı Haşimoğulları insanların en iyi ve şereflileridir. Dolayısıyla Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- mahlukatın en hayırlısıdır. "...Allah elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir." (En'âm suresi: 124) Eğer bu topluluk Ademoğlunun en şerefli topluluğu olmasaydı Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem onlardan olmazdı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- en şerefli topluluktan ve en yüce nesepten gönderilmiştir. Bu cümle her iki hadistede ortak olarak bulunmaktadır. Birinci hadiste Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in "Ruhlar toplu cemaatlerdir" sözü ile bitmiş. Onlardan birbirleriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar da ayrılırlar. Bu işaret hayır ve şerde birbirine benzeme içermektedir. Hayırlı olan ruh benzerine şerli olanda benzerine özlem duyar. Ruhlar hayır ve şer olarak tabiatına uygun olanlarla tanışır. Eğer ittifak ederlerse tanışırlar, ihtilaf ederlerse ayrılırlar. Başka bir ihtimal ise gayb aleminde mahlukat yaratılmaya başlarken kastedilmiş olabilir. Şöyle rivayet edilmiştir: Ruhlar bedenlerinden önce yaratılmıştır birbirleriyle karşılaşır ve kaynaşırlar. Ruhlar bedenlerle birleştiğinde ruhlar alamindeki tanışıklığı hayırlıların hayırlılarla, şerlilerinde şerlilerle daha önceki tanışıklıklarına göre yakın yada uzak olurlar. İbn Abdusselâm şöyle demiştir: Buradaki tanışma, uzaklaşma vasıflardaki yakınlaşma ve bu hususlardaki ayrılıklardandır; çünkü bir kişinin vasıfları sana muhalifse ondan uzak durursun. Bilip tanımamadan dolayı uzak durulur. Burada mecazi olarak teşbih vardır. Münker olan mechula, uyumlu olan ise bilinene benzetilmiştir. İkinci Hadis "Siz yine en hayırlı kişileri,yöneticilik işinden hiç hoşlanmayanlar olarak bulursunuz. Siz, en kötü kişileri de iki yüzlüler olarak bulursunuz ki onlar, birilerine bir yüzle diğerlerine bir başka yüzle gider gelirler." olarak son bulmuştur. "Bu işte insanların en hayırlısını bulursunuz" Yani yöneticilik ve vekillik işleridir. Yetki verilmede en hayırlı insan yönetimi elde etmek için hırslı olmayan kimsedir. Eğer göreve getirilirse en iyi şekilde yönetir ve muvaffak olur. Ancak yöneticiliğin peşinden koşan böyle değildir. Ancak şerli olanlar iki yüzlüdür. Aynı münafıkların yaptığı gibi bazılarına bir yüzle bazılarına başka bir yüzle giderler. (İman edenlerle karşılaştıkları zaman, “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz” derler). Bu bir çok insanda bulunmaktadır bundan Allah'a sığınırız. Bu münafıklığın bir şubesidir. Sana gelir yağ çeker, övgüde bulunur. Belkide bu övgüde aşırıya bile gidebilir. Ancak senin arkandan sayıp söver seni kötüler. Sende olmayan şeyleri varmış gibi aktarır. Bu kimselerden Allah'a sığınırız. Bu büyük günahlardandır. Çünkü Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- bu işi yapanı en şerli insan olarak vasfetmiştir.