





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Abdullah İbn Ömer -radıyallahu anh-: "Ömer'in-radıyallahu anh- birşey için: "Zannederim bu şöyle olmalıdır." deyip de onun zannettiği şekilde hasıl olmadığı vaki değildir." der.
Buhârî rivayet etmiştirSahabeler Ömer’in –radıyallahu anh'ın- insanlardan bir başkasına zahir, açık olmayan bir meselede hükmettiğini görürlerdi. Sonra bu mesele açıklığa kavuştuğunda gizli olduğu esnada Ömer’in -Allah ondan razı olsun- hükmünün vakıaya uygun olduğu ortaya çıkardı.
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-’dan rivayet edildiğine göre, Bedevilerden biri Abdullah b. Ömer’le Mekke yolunda karşılaştı. Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-, ona selam verdi; kendi bindiği eşeğe onu bindirdi ve başındaki sarığı da ona verdi. İbni Dinâr sözüne devamla dedi ki: Biz İbn Ömer -radıyallahu anhuma-'ya: Allah iyiliğini versin, bu adam bedevilerden biri. Onlar aza kanaat ederler, deyince bize şunları söyledi: Bu zâtın babası, (babam) Ömer b. Hattâb’ın -radıyallahu anh- dostuydu. Ben Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu duydum: «En makbul iyilik, baba dostunun ailesini koruyup gözetmektir.» İbni Dînâr’ın Abdullah İbn Ömer -radıyallahu anhuma-'dan bir başka rivayeti de şöyledir: Bir defasında İbn Ömer Mekke’ye gitmek üzere yola çıktı. Deveye binmekten usandığı zaman üzerinde istirahat edeceği bir merkebiyle, başına sardığı bir de sarığı vardı. Birgün İbn Ömer -radıyallahu anhuma-, eşeğin üzerinde dinlenirken bir bedeviye rastladı. Ona: Sen falan oğlu falan değil misin? diye sordu. Adam: Evet, deyince eşeği ona verdi ve; "Buna bin!" dedi. Sarığı da ona uzatarak, bunu da başına sar, dedi. Arkadaşlarından biri İbn Ömer -radıyallahu anhuma-’ya: Allah seni bağışlasın. Üzerinde dinlendiğin eşek ile başına sardığın sarığı şu bedeviye boşuna verdin, deyince İbn Ömer şunları söyledi: Ben Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’i “İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun ailesini kollayıp gözetmesidir” diye buyururken işittim. Bu adamın babası, (babam) Ömer -radıyallahu anh-’ın dostuydu.
Müslim rivayet etmiştirİbn Ömer -radıyallahu anhuma- Mekke'ye hacı olarak yola çıktığında deveye binmekten usandığı zaman üzerinde istirahat edeceği bir merkebi vardı. Bu merkebin üzerinde istirahat ettikten sonra sonra yeniden devesine binerdi. Günlerden bir gün bir bedeviyle karşılaştı ve ona: Sen falan oğlu falan mısın? dedi. Bedevi: Evet deyince, İbn Ömer merkepten indi ve bedeviye bunu al ve bin dedi. Ona başını sardığı sarığını verdi ve bunu da başına sararsın dedi. Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-'ya : Allah iyiliğini versin ya da Allah seni bağışlasın! denildi. Bu bedeviler, aza kanaat ederler. Yani bu sözleri ile "Sen nasıl olur da merkepten iner ve yürüyerek yoluna devam edersin ve başına sardığın sarığı ona verirsin. O bedevi bundan daha az bir şeyden bile razı olurdu" demek istediler. İbn Ömer -radıyallahu anhuma- şöyle dedi: “İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun ailesini kollayıp gözetmesidir.” Yani iyiliklerin en değerlisi, kişinin babası ya da annesi veyahut da akrabalarından birisi vefat ettiğinde sevdiği bu kimsenin yakınlarını kollayıp gözetir. Sadece ana-babasının arkadaşına değil hatta onun akrabalarına dahi iyilik yapar. "Bu adamın babası, (babam) Ömer b. Hattab -radıyallahu anh-’ın dostuydu. Babası, Ömer -radıyallahu anh-'ın dostu olduğu için o kimseye iyilikte bulunmuştur.
Tufeyl İbni Übey İbni Kâ’b, söylediğine göre Abdullah İbni Ömer’e gelir ve onunla birlikte çarşıya çıkarlardı. Tufeyl sözüne şöyle devam etti: Biz çarşıya çıktığımızda, Abdullah, eski eşya satan, değerli mal satan, yoksul veya herhangi bir kimseye uğrasa mutlaka selâm verirdi. Bir gün yine Abdullah İbni Ömer’in yanına gelmiştim. Çarşıya gitmek için kendisine arkadaş olmamı istedi. Ona: – Çarşıda ne yapacaksın? Alışverişe vâkıf değilsin, malların fiyatlarını sormuyorsun, bir şey satın almak istemiyorsun, çarşıdaki sohbet yerlerinde de oturmuyorsun? Şurada otur da, birlikte konuşalım, dedim. Bunun üzerine Abdullah: Ey Ebû Batn! –Tufeyl, iri göbekli bir kişi olduğu için böyle hitap etmiştir– Biz, sadece selâm vermek üzere çarşıya çıkıyoruz; karşılaştığımız kimselere de selâm veriyoruz, cevabını verdi.
Mâlik rivayet etmiştirHadisin anlamı: Tufeyl İbni Übey İbni Kâ’b Abdullah İbni Ömer -radıyallahu anh-’ın yanına bir sebepten dolayı geldiğinde onunla birlikte çarşıya çıkarlardı. Tufeyl şöyle demiştir: “Biz çarşıya çıktığımızda Abdullah, eski eşya satan kimseye uğrasa.” Yani kalitesiz eşya satan, bugün bizim örfümüzde ikinci el eşya satan kimsedir. “Değerli mal satan” O da pahalı ve kaliteli eşya satan kimsedir. “Yoksul veya herhangi bir kimseye uğrasa mutlaka selâm verirdi.” Yani; zengin, fakir ya da küçük, büyük karşılaştığı herkese selam verirdi. Tufeyl sözüne şöyle devam etti: Bir gün yine Abdullah İbni Ömer’in yanına gelmiştim yani bir sebepten dolayı yanına uğramıştım. Çarşıya gitmek için kendisine arkadaş olmamı istedi. Ona: Çarşıda ne yapacaksın Alışverişe vâkıf değilsin dedim. Yani; malların fiyatlarını sormuyorsun, bir şey satın almak istemiyorsun, insanlarla pazarlık da etmiyorsun. Çarşı pazarda yapılacak olan hiçbir şeyi yapmıyorsun. Çarşı pazara gitmeni gerektirecek bir sebebin yok ise çarşı pazara ihtiyacın olmadığı halde gitmendeki hikmet nedir? Bunun üzerine İbn Ömer- radıyallahu anh – O’na “Ey Ebû Batn! –Tufeyl, iri göbekli bir kişi olduğu için, karnı göğsüyle eşit olmayıp önde olduğu için böyle hitap etmiştir.” “Biz, sadece selâm vermek üzere çarşıya çıkıyoruz karşılaştığımız kimselere de selâm veriyoruz, cevabını verdi.” Yani; Çarşıya gitmelerindeki maksat, alışveriş yapmak, orada oturmak için değil, bilakis selam verildiğinde hasıl olan sevabı kazanmak içindir. Bu Abdullah İbn Ömer –radıyallahu anh-’ın sünneti tatbik etmedeki ve insanlar arasında selamı izhar etmesindeki hırsından dolayıdır. Çünkü söylenmesi kolay olan külfetli olmayan kelimelerden oluşan kazançlı bir ganimet olduğunu ve birçok hayrı içinde barındırdığını iyi bilmekteydi.
Enes b. Malik -radıyallahu anh'den rivayet olunduğuna göre Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- Übey İbni Kâ'b -radıyallahu anhu-'ya hitaben şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ, 'Lem yekünillezine keferû' suresini sana okumamı bana emretti." Übey İbni Kâ'b: "Allah benim ismimi andı mı?" dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-; "Evet," buyurdu. Übey İbni Kâ'b duygulanarak ağladı. Bir rivayette de Ubey ağlamaya başladı.
Buhârî rivayet etmiştir - Muttefekun AleyhBu hadiste: Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah Teâlâ'nın Ubey -radıyallahu anhu-'ya Beyyine Suresini okumasını emrettiğini haber vermiştir. Ubey -radıyallahu anhu- buna şaşırmış bu nasıl olabilir? Çünkü asıl olan fazilet bakımından daha üstün olanın üstün olmayana okumasıdır. Üstün olmayanın üstün olana değil. Ubey - radıyallahu anhu- Allah Teâlâ’nın onun ismini zikrettiğini Allah Rasulünden öğrendikten ve kesinleştirdikten sonra mutluluktan ve sevinçten ağladı.
İbn Ömer -radıyallahu anhumâ-'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallalahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:Bir köle efendisine hizmetinde samimi davranır ve Allah'a güzelce ibadet ederse onun için iki kat ecir vardır.Ebû Mûsâ el-Eş'arî -radıyallahu anh-'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem şöyle- buyurdu: "Rabbine güzelce ibadet eden, efendisine karşı vazifelerini hakkıyla ve samimiyetle yerine getiren, ona itaat eden köle için iki ecir vardır.
Her iki rivayeti de Muttefekun Aleyh'dirEğer bir köle efendisinin hizmeti,ona iyilikte itaatinde ve ona samimi davranır ve Allah Teâlâ'nın ona emrettiklerini yerine getirmede,yasaklarından uzak durmada güzelce ibadet ederse onun için kıyamet günü iki kat ecir vardır.Çünkü o iki işi yerine getirmekle yükümlüdür.Birincisi:Efendisinin hakkı.Efendisinin hakkını yerine getirirse ona bir ecir vardır.İkincisi:Rabbine itaatin ecri.Eğer kul rabbine itaat ederse ona bir ecir vardır.
Amr İbn Tağlib -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e ganimet malları ya da esirler getirilmişti. O bunları dağıttı. Ancak bazı kimselere hiçbir şey vermedi. Mal vermediği kişilerin hoşlanmayıp söylendikleri kendisine ulaşınca, Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu: «Allah’a yemin ederim ki, ben kimilerine veriyor, kimilerine vermiyorum. Aslında mal vermediğim kimseler, verdiklerimden bence daha sevgilidir. Ben bazı kimselerin kalbinde sabırsızlık ve tamah gördüğüm için veririm. Bazı kimseleri de, Allah’ın kalplerinde yarattığı kanaat ve hayırla baş başa bırakırım. Amr İbn Tağlib de bunlardan biridir.» Amr İbn Tağlib der ki: “Vallahi Hz. Peygamber’in hakkımda söylediği bu söz, benim için kızıl develere sahip olmaktan daha değerlidir."
Buhârî rivayet etmiştirAmr İbn Tağlib -radıyallahu anh- Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e ganimet malları ya da esirler getirildiğini anlatmıştır. Bunlar düşmandan ele geçirilen erkek ya da kadın esirlerdi. Bu esirleri kimine verip kimine vermemek suretiyle dağıtmıştı.” Bazı kimselere kalplerini ısındırmak için bu ganimetten vermiş, bazılarına güvendiği için vermemişti. Çünkü o kimseler Allah’ın kendilerine güçlü bir iman ve kesin inanç bahşettiği kimselerdi. “Mal vermediği kişilerin ileri geri söylendikleri kendisine ulaşınca” kendi aralarında Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’i zanlarından dolayı kınadılar. Şüphesiz Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- özellikle o kimselere dindeki faziletlerinden dolayı vermiştir diye konuştular. Allah Rasûlü - sallallahu aleyhi ve sellem- onlara hutbe vermek için bir araya topladı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra; «Allah’a yemin ederim ki, ben kimilerine veriyor, kimilerine vermiyorum. Aslında mal vermediğim kimseler, verdiklerimden bence daha sevgilidir.» Buradan kasıt bazı kimselere bir şeyler veriyor olmam, vermediğim kimselerden daha çok sevdiğim anlamına gelmez. Bilakis vermediğim kimseler bana verdiğim kimselerden daha sevgilidir. Sonra onlara neden bazılarına verip, bazılarına vermediğini açıklamıştır. Ben bazı kimselerin kalbinde sabırsızlık ve tama’ gördüğüm için veririm, ganimetten kendilerine bir şey verilmediğinde şiddetli bir şekilde sabırsızlık ve sıkıntı duyan kimselere kalplerini kazanmak ve hoşnut etmek için veririm. Bazı kimseleri de, Allah’ın kalplerinde yarattığı kanaat ve hayırla baş başa bırakırım. Yani onlara vermiyor olmamın sebebi Allah Azze ve Celle’nin onların kalbine verdiği kanaat ve gönül zenginliğinden ve hayırdan dolayıdır. Hayır ise kesin inanç ve iman gücüdür. Amr İbn Tağlib -radıyallahu anh- o kimselerdendi. Yani imanlarının güçlü olmasından dolayı kendisine ganimetten bir şey verilmeyen kimselerdendi. Başka bir hadiste, “Muhakkak ki ben yüzü üzerine cehenneme atılmasından korktuğum için, bana daha sevgili kişiler olmasına rağmen o kimseye vereceğim." Müslim rivayet etmiştir. Amr İbn Tağlib -radıyallahu anh- Rasûlullah – sallallahu aleyhi ve sellem-’in kendisine sena ettiğini duyduğunda “Vallahi Hz. Peygamber’in hakkımda söylediği bu söz, benim için bütün dünyaya bedeldir.” Yani Allah adına yemin ederek Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve selem-'in benim hakkımdaki bu övgüsüne, Arapların en sevdiği kırmızı develere bile değişmeye razı olmam demektir.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: "Hiçbir çocuk babasının hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulup da satın alıp azat etmesi müstesnadır."
Müslim rivayet etmiştirBir çocuk babasının üzerinde olan hakkını ona ne kadar iyilik yapsa da ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulup da satın alıp azat etmesi müstesnadır.
Enes -Radıyallahu anh'dan merfu olarak şöyle rivayet olunmuştur: "Amcam Enes b. Nadr -radıyallahu anh- Bedir Savaşı’na katılmamıştı. Bu ona çok ağır geldi. Bu sebeple: “Ey Allah’ın Rasûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı elbette Allah Teâlâ görecektir.” dedi. Sonra Uhud Savaşı’nda müslüman safları dağılınca, –arkadaşlarını kastederek– “Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı özür beyan ederim.” dedi. Müşrikleri kastederek de “Bunların yaptıklarından da uzak olduğumu sana arz ederim.” deyip ilerledi. Sa’d İbni Muâz ile karşılaştı ve: Ey Sa’d! istediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum, dedi. Sa’d (olayı anlatırken) “Ben onun yaptığını yapamadım, ya Rasûlallah!” dedi. Enes -radıyallahu anh- devamla şöyle dedi: Amcamı şehid edilmiş olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kılıç, süngü ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sadece kız kardeşi parmak uçlarından tanıdı. Enes dedi ki, biz şu âyetin amcam ve amcam gibiler hakkında inmiş olduğunu düşünmekteyiz: “Mü’minler içinde öyle yiğit erkekler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehid düştü), kimi de sırasını bekliyor. Bunlar asla sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzâb: 33/23).
Muttefekun AleyhEnes bin Malik -radıyallahu anh- (amcası) Enes b. Nadr -radıyallahu anh-’ın Bedir Gazvesinde Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- ile olmadığını anlatmıştır. Çünkü Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- Bedir Gazvesi'ne giderken savaş amaçlı yola çıkmamıştır. Özellikle Kureyş'in kervanını istiyordu ve yanında üç yüz civarında kişi vardı. Yanlarında yetmiş deve iki at vardı sırayla üzerine biniyorlardı. Enes b. Nadr -radıyallahu anh- Nebi- sallallahu aleyhi ve sellem-’e kendisi Bedir Savaşı’na katılamadığı için bu ona çok ağır geldi. Bu sebeple: “Ey Allah’ın Rasûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı elbette Allah Teâlâ görecektir.” dedi. Bedir Gazvesinden bir sene bir ay geçmişti ki, Uhud Gazvesi yapıldı. İnsanlar Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte savaştılar ve günün ilk galibi Müslümanlar olmuştu. Ancak okçular Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve selem-’in yerleştirmiş olduğu ve buradan savaş bitene kadar ayrılmayın dediği yerden ayrılmışlardı. Müşrikler dağılıp hezimete uğradıklarında bazı okçular yerlerini bırakıp savaş meydanına inmesiyle okçuların bulunduğu cihetten müşriklerin atlı birlikleri saldırıya geçti ve müslümanların arasına daldılar. Bunu gören Müslümanların bir kısmı kaçmaya başladı. Ancak Enes b. Nadr kâfirlere doğru yöneldi ve kaçan -arkadaşlarını kastederek- “Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı özür beyan ederim.” dedi. Allah Rasûlü ve diğer Müslümanları öldürmeye çalışan müşrikleri kastederek de “Bunların yaptıklarından da uzak olduğumu sana arz ederim.” deyip ilerledi. Sa’d İbni Muâz ile karşılaştı ve Sa’d İbni Muâz ona nereye gidiyorsun dedi? Ey Sa’d! Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum, dedi. Cennetin kokusunu alması hayal ettiği ya da zannettiği için değil gerçekten cennetin kokusunu aldığı içindi. Allah Azze ve Celle bu sahabeye öyle bir ikramda bulunmuştu ki şehit olmadan önce cennetin kokusunu almıştı. Bundan dolayı çekinmeden öne atılmış ve ölene kadar savaşmıştı. Sa’d (olayı anlatırken) “Ben onun yaptığını yapamadım, ya Rasûlallah!” dedi. Yani ben onun çaba sarf ettiği kadarını yapamadım. Vücudunda seksenden fazla kılıç, süngü ve ok yarası vardı. Hatta cildi paramparça olmuştu ki, onu kız kardeşinden başka kimse tanıyamadı. Onu Sadece kız kardeşi parmak uçlarından tanıyabilmişti. Müslümanlar şu ayet’in Enes b.Nadr ve emsalleri hakkında nazil olduğunu düşünmekteydiler: “Mü’minler içinde öyle yiğit erkekler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehid düştü), kimi de sırasını bekliyor. Bunlar asla sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzâb: 23). Şüphe yok ki bu sahabe ve emsalleri -radıyallahu anhum- öncelikli olarak bu ayet kapsamına girmektedirler. Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Öyle ki Enes bin Nadr -radıyallahu anh- şöyle demişti: Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı elbette Allah Teâlâ görecektir.” dedi. Gerçekten de yaptı. Allah Azze ve Celle’nin muvaffak kıldığı kimseler dışında kimsenin yapamadığını yaparak şehit olana kadar savaştı.
Ebu Saîd el–Hudrî -radıyallahu anh-’dan merfû olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Vaktiyle doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu zât yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir râhibi gösterdiler.Bu adam râhibe giderek: Doksan dokuz adam öldürdüm. Tövbe etsem kabul olur mu? diye sordu. Rahip: Hayır, kabul olmaz, deyince onu da öldürdü. Böylece öldürdüğü adamların sayısını yüze tamamladı. Sonra yine yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir âlimi tavsiye ettiler. Onun yanına giderek: Yüz kişiyi öldürdüğünü söyledi, tövbesinin kabul olup olmayacağını sordu. Âlim: Elbette kabul olur. İnsanla tövbe arasına kim girebilir ki! Sen falan yere git. Orada Allah Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir, dedi. Adam, denilen yere gitmek üzere yola çıktı. Yarı yola varınca eceli yetti. Rahmet melekleriyle azap melekleri o adamı kimin alıp götüreceği konusunda tartışmaya başladılar. Rahmet melekleri: O adam tövbe ederek ve kalbiyle Allah’a yönelerek yola düştü, dediler. Azap melekleri ise: O adam hayatında hiç iyilik yapmadı ki, dediler. Bu sırada insan kılığına girmiş bir melek çıkageldi. Melekler onu aralarında hakem tayin ettiler. Hakem olan melek: Geldiği yerle gittiği yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa, adam o tarafa aittir, dedi. Melekler iki mesafeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yerin daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine onu rahmet melekleri alıp götürdü.» Sahîh( Buhari)deki bir başka rivayete göre: «O kimse iyi insanların yaşadığı köye bir karış daha yakın olduğundan oralı sayıldı.» Sahîh (Buhari)deki bir diğer rivayete göre: «Allah Teâlâ öteki köye uzaklaşmasını, beriki köye yaklaşmasını, meleklere de iki mesafenin arasını ölçmelerini emretti. Adamın beriki köye bir karış daha yakın olduğu görüldü. Bunun üzerine affedildi.» Bir başka rivayette ise: «Adam göğsünün üzerinde öteki köye doğru ilerledi.» denilmektedir.
Muttefekun AleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Vaktiyle doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Sonra bu adam pişman olmuş ve yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Sonra onu bir adama gönderdiler. Abid olan bir kul buldu, ancak bir ilmi yoktu. Bu abid bu kişi doksan dokuz adam öldürdü. Tövbe etse kabul olur mu? diye sordu. Rahip, bu günahı büyük görüp: Hayır, senin için tövbe yoktur! dedi. Adam kızdı ve rahatsız olduğu için rahibi de öldürdü. Böylece öldürdüğü adamların sayısını yüze tamamladı. Sonra yine yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir âlimi tavsiye ettiler. Onun yanına giderek: Yüz kişiyi öldürdüğünü söyledi, tövbesinin kabul olup olmayacağını sordu. Âlim: Elbette kabul olur. İnsanla tövbe arasına kim girebilir ki! Tövbe kapısı açıktır. Sen falan köye git. Orada Allah Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Yaşamış olduğu yer –en doğrusunu Allah bilir- küfür beldesiydi. Bu alim, halkının Allah’a ibadet ettiği köye hicret etmesini emretti. Tövbe eden, pişman, muhacir ve dindar birisi olarak insanların Allah -Azze ve Celle-'ye ibadet ettiği o beldeye gitmek için yola koyuldu. Yarı yola varınca eceli geldi. Rahmet melekleriyle azap melekleri, o adamı kimin alıp götüreceği konusunda tartışmaya başladılar. Rahmet melekleri: O adam tövbe ederek, pişman bir şekilde kalbiyle Allah’a yönelerek yola düştü, dediler. Aralarında husumet çıktı. Allah -Azze ve Celle- aralarında hüküm vermek için bir melek gönderdi. Hakem olan melek: Geldiği yerle gittiği yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa, adam o tarafa aittir, dedi. Küfür beldesi daha yakın ise azap melekleri ruhunu kabzedecek, yok iman beldesine daha yakın ise rahmet melekleri ruhunu kabzedecekti. Melekler iki mesafeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yer -iman beldesi- hicret ettiği beldeden bir karış -az bir mesafe- daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine onu rahmet melekleri alıp götürdü.»