





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Enes -radıyallahu anh- merfû olarak anlatıyor: Bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e- gelerek, "Ya Rasûlallah, ben had cezasını hak ettim, onu bana tatbik et." dedi. Namaz vakti girdi ve bu adam Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- ile beraber namazını kıldı. Namaz bitince yine gelerek,"Ya Rasûlallah, ben had cezasını hak ettim, Allah'ın kitabını bana tatbik et." dedi. Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Bizimle namaz kılmadın mı?» diye sordu. Adam da evet diye cevap verince, kendisine; «Günahların bağışlandı.» haberini verdi.
Muttefekun AleyhBir adam Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e gelerek, "Ya Rasûlallah, ben had cezasını gerektiren bir suç işledim, onu bana tatbik et." dedi. Burada bu adam, Allah'ın hükmünün uygulanmasını istemektedir. Enes -radıyallahu anh-, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in adama bir şey sormadığını haber veriyor. Bir görüşe göre Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- vahiy yoluyla bu adamın suçunu ve bağışlanacağını biliyordu. "Namaz vakti girdi ve bu adam Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem- ile beraber namazını kıldı." Beş vakit namazdan birisini yahut ikindi namazını kıldı. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- namazı bitirip, selam verince adam hemen ayağa kalkarak, "Ya Rasûlallah, ben had cezasını hak ettim, Allah'ın kitabını bana tatbik et." dedi. Yani Kur'an ve sünnette yer alan Allah'ın hükmünü uygulamasını talep ederek, hakkında had cezasını yahut gerekeni tatbik etmesini istedi. Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, "Bizimle namaz kılmadın mı?" diye sordu. Adam, evet diye cevap verince, kendisine "Allah, günahlarını yahut had cezanı bağışladı." dedi. Buradaki şek, raviden kaynaklanmaktadır. Hadisin zahirinde bir sorun var gibi görünmektedir. Had cezası, büyük bir günah sebebiyle uygulanır. Buna rağmen Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bu adama kıldığı namazdan ötürü günahının bağışlandığını haber vermiştir. Buradaki adam diğer rivayetlerde geçen adamla aynı kişidir. Had cezası ile kapsayıcı ta'zir cezası kastedilmektedir. Bundan başka bir mana da olabilir. Had cezası ile gerçek ceza kast edilmiş olabilir. Had cezasını gerektiren bir günahın affedilmesi adamın tövbe ettiğine işaret eden delillerin varlığını göstermektedir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in adama işlediği suçunu sormaması onun bir mazeretinin olduğunu bilmesinden kaynaklanabilir. Belki de ona had cezasını uygulamamak için sormamıştır. Şayet adamdan işlediği suçu duysaydı ona had cezasını uygulaması gerekecekti. Tövbe etmesi had cezasının uygulanmasına mani değildir. Sadece yol kesicilikten dolayı had cezasını hak eden kimselerin yaptığı tövbe sebebiyle bu ceza düşer. Çünkü konuyla ilgili ayet bulunmaktadır. Zimmi olan zina eden kimse de böyledir. Her ne olursa olsun bu hadisten, kılınan namazın işlenen büyük günaha kefaret olduğuna dair açık bir delil yoktur. Böyle olduğu ileri sürülse bile var olan icmadan ötürü yorumu yukarıda belirtilen şeklide yapılmalıdır.
Bir adam Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına girmek için izin istedi. Bunun üzerine Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-: «Kabilesinin kötü adamıdır, ama izin verin ona!» buyurdu.
Muttefekun AleyhBir adam Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına girmek için izin istedi. Bunun üzerine Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-: «Kabilesinin kötü adamı ya da oğludur ama, izin verin ona!» buyurdu. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- yanına oturduğunda onun yüzüne güldü ve iyi davrandı. Adam oradan ayrılınca Âişe –radıyallahu anha- Ey Allah'ın Rasûlü! Adamı gördüğünde onun için şöyle şöyle dedin, sonra yüzüne güldün ve iyi davrandın bunun hikmeti nedir? Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: «Ey Âişe! Ne zaman benim çirkin sözlü olduğuma şahitlik ettin. Kıyamet günü Allah katında en kötü durumda kalacak kişi, insanların şerrinden çekindikleri için kendisini terk ettikleri kimsedir.» Bu adam fesat ve şer ehlinden olan birisiydi. Bundan dolayı Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- hak ettiği şeyi onun gıyabında zikretmiştir ve kabilesinin kötü adamı demiştir. Bu sözü o kimsenin fesadından insanları sakındırmak için yapmıştır. Ta ki insanlar ona aldanmasın. Eğer fesat ve dalalet sahibi ancak insanları güzel konuşmasıyla büyüleyen birisini görürsen, o zaman bu kimsenin sapık birisi olduğunu açıklamak üzerine farzdır. Çünkü insanların ona kanmasını engellemen gerekir. Nice insanlar vardır sana karşı gülümser, güzel konuşur ve onu gördüğünde beğenir, konuştuğunda da sözünü dinlersin. Ancak o kendisinde hayır olmayan kimsedir. İçinde bulunduğu durumu insanlara beyan etmek gerekir. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in o adama karşı cana yakın davranışı müdârâ etmek(dünyanın ya da dinin veya her ikisinin birden ıslahı için dünyaya ait değerleri kullanmak) içindir. İlim ehli müdârânın başkalarıyla ilişkilerde aranan bir özellik olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak dalkavukluk yapmak böyle değildir. Çünkü dalkavukluk yapılması gerekli olandan ödün verip, yasaklara aldırış etmemeyi ya da yasakların işlenmesini gerektirir. Bu da hiçbir zaman caiz değildir. Ayet-i kerime de “İstediler ki yumuşak davranasın, böylece onlar da yumuşak davransınlar.” (Kalem suresi: 9) Ama müdârâ etmek ve en ufak bir zarar getirmeyecek şekilde, maslahatın tahakkuk etmesi için insanlarla muamele etmek, şeri bir durumdur.
Oruçlu olduğu bir gün Abdurrahman İbn Avf -radıyallahu anh-'ın önüne (mükellef bir iftar) sofrası getirdiler. O (sofraya şöyle bir baktı ve sonra) şunları söyledi: Musab İbn Umeyr Uhud savaşında şehit edildi. O benden daha iyiydi. Ama kefen olarak bir kaftandan başka bir şeyi yoktu. Onunla başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açıkta kalıyordu. Sonra dünyalık olarak her şey önümüze konuldu -ya da dünyalık olarak her şey bize verildi- (şimdi bunca nimetler önüme getiriliyor). İyiliklerimizin karşılığı dünyada peşin verilmiş olmasın! Bundan endişelenmekteyiz, deyip ağlamaya başladı. Hatta yemeğini de yemedi, terk etti.
Buhârî rivayet etmiştirHadisin anlamı: Abdurrahman İbn Avf -radıyallahu anh- bir gün oruç tutuyordu. İftar vakti olduğunda ona yemek getirdiler. Genellikle oruçlu olan kimse aç olduğu için yemek yemek ister. İşte o esnada önceki sahabelerin durumlarını hatırladı. Kendisi de ilk sahabelerden ve ilk muhacirlendendi. Ancak nefsini hakir gördüğü için, tevazusundan ve de fakirliği ve sabrı seçmesinden dolayı Mus’ab bin Umeyr benden daha hayırlıydı dedi. Ancak Alimler cennetle müjdelenen on sahabenin diğer sahabelerden daha faziletli olduğunu beyan etmişlerdir. Mus’ab -radıyallahu anh- islamdan önce Mekke'deki anne babasının yanındaydı. Zengin bir ailenin oğluydu. Annesi ve babası gençlerin giyebileceği en iyi elbiseleri giydiriyorlardı. Onu el üstünde tutuyorlardı. Müslüman olunca ailesi onu reddedip kovdu. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- ile hicret etti ve muhacirlerle beraber oldu. Mekke'deki ailesinin yanında en güzel elbiseleri giyerken orada bir tek yamalı elbisesi vardı. Ancak o, bütün bu zenginliğini bırakıp Allah’a ve Rasûlüne hicret etmişti. Uhud savaşında Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve selem- sancağı ona teslim etmişti. O bu savaşta şehit düştü. Yanında bir kaftanı -elbisesi- vardı. Bu elbiseyle başını örttüklerinde -kısa olmasından dolayı- ayakları açıkta kalıyor, ayaklarını örttüklerinde ise başı açık kalıyordu. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- başının elbiseyle, ayaklarının da (bilinen bir bitki olan) ayrık otuyla örtülmesini emretti. Abdurrahman İbn Avf -radıyallahu anh- Mus’ab İbn Umeyr’in halini hatırlıyor ve ardından şöyle diyordu: “Onlar geçip gittiler. Allah Teâlâ’nın geride kalanlara dünyadan nasip ettiği ganimetlerden bir şey almadılar.” Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir de elde edeceğiniz pek çok ganimet…” Fetih Suresi: 19. Ardından Abdurrahman İbn Avf -radıyallahu anh- şöyle dedi: “İyiliklerimizin karşılığını daha dünyadayken peşin olarak verilmesinden korkuyoruz.” Yani hakkında şu sözlerin söylendiği zümreye dahil olmaktan korkuyoruz: “Her kim bu geçici dünyayı dilerse orada ona, dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız”. (İsra suresi: 18) Ya da “Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz.” (Ahkaf Suresi: 20) Ömer –radıyallahu anh-’dan da rivayet edildiği gibi, bu korku sahabenin tamamında ardı. İşte bu yüzden Abdurrahman İbn Avf -radıyallahu anh- da iyiliklerinin karşılığının dünyada verilmesinden korkmuş, kendinden önceki salih olan kimselere kavuşamamaktan korktuğu için ağlamış ve sonra da yemeği terk etmiştir.
Hakîm b. Hizâm -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’den (mal) istedim, verdi. Bir daha istedim, yine verdi. Tekrar istedim, tekrar verdi. Sonra şöyle buyurdu: «Ey Hakîm! Gerçekten şu mal göz alıcı ve tatlıdır. Kim onu hırs göstermeksizin/gözü tok olarak alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Kim de ona göz dikerek hırs ile alırsa, o malın bereketi olmaz. Böylesi kişi, yiyip yiyip de bir türlü doymayan obur gibidir. Üstteki (veren) el, alttaki (alan) elden daha hayırlıdır.» Hakîm diyor ki, bunun üzerine ben: Ey Allah’ın Rasûlü! Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, ölene dek senden başka kimseden bir şey kabul etmeyeceğim, dedim. Gün geldi, Ebû Bekir -radıyallahu anh- Hakîm’i kendisine ganimet malından hisse vermek için çağırırdı da Hakîm, onu almaktan uzak dururdu. Daha sonra Ömer, kendisine bir şeyler vermek için davet etti. Hakîm yine kabul etmedi. Bunun üzerine Ömer: Ey Müslümanlar! Sizi Hakîm’e şahit tutuyorum. Ben kendisine şu ganimetten Allah’ın ona ayırdığı hissesini veriyorum, fakat o almak istemiyor, dedi. Netice itibariyle Hakîm Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-’in vefatından sonra, ölünceye kadar kimseden bir şey kabul etmedi.
Muttefekun aleyhHakîm b. Hizâm -radıyallahu anh- Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'den dünya mallarından istedi ve Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ona verdi. Sonra tekrar istedi ve Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- tekrar ona verdi. Bunun üzerine Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ona şöyle buyurdu: Ey Hakîm! Bu mal arzu edilen ve istenen bir şeydir. Kime bu mal başkasından istemeden gelir ve o malı açgözlülük ve ısrarcılık olmadan alırsa, malı alan kimseye bereketli kılınır. Ama kim o malı açgözlülük ve tamahkârlıkla alırsa, o kimseye bereketli kılınmaz. Yemek yiyen ama asla doymayan gibi olur. Allah katında veren el, dilencilik yaparak alan elden daha hayırlıdır. Hakîm şöyle demiştir: Ben de dedim ki: Ey Allah'ın Rasûlü! Seni hakikatle gönderen Allah'a yemin ederim ki, bu dünyadan ayrılıncaya kadar senden sonra kimsenin malını eksiltmeyeceğim, hiç kimseden bir şey istemeyeceğim. Rasûlullah'ın halifesi Ebû Bekir -radıyallahu anh- mal vermek için Hakîm'i huzuruna davet etti. Fakat Hakîm ondan hiçbir şey kabul etmedi. Sonra Müminlerin emiri Ömer -radıyallahu anh- kendisine mal vermek için davet etti; fakat Hakîm onu da kabul etmedi. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: Ey Müslümanlar! Ona Allah'ın kendisine ayırdığı hakkı, Müslümanların savaşsız ve cihatsız olarak kâfirlerden elde ettiği savaş ganimetlerinden sunuyorum, fakat o bunu almayı kabul etmiyor. Hakîm, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sonra, vefat edene kadar kimsenin malını eksiltmedi.
Abdullah b. Amr -radıyallahu anhumâ-’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Allah Teâlâ’ya göre arkadaşların hayırlısı, arkadaşına faydalı olandır. Yine Allah Teâlâ’ya göre komşuların hayırlısı, komşusuna faydalı olandır.»
Tirmizî rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştir - Dârimî rivayet etmiştirAllah Teâlâ’nın katında derece ve sevap olarak arkadaşın en hayırlısı, arkadaşına en çok faydası dokunandır. Yine Allah Teâlâ’ya göre komşuların hayırlısı, komşusuna en çok faydası dokunandır.
Abdullah b. Busr el-Eslemî -radıyallahu anh- merfû olarak rivayet etti ki: «İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun, ameli güzel olandır.»
Tirmizî rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştir - Dârimî rivayet etmiştirHadisin Manası: Allah'a itaat eden insanın ömrü uzun olursa ibadetleri çok olur. Çünkü ömrü uzadıkça yaptığı amelleri de çok olur. Böylece Allah -azze ve celle-'ye yakınlaşır. İşte insanların en hayırlısı hem ömrü uzun olan hem de ameli çok olan kimselerdir. Tek başına ömrün uzun olması hayırlı bir durum değildir. Kul güzel bir şekilde Allah'a itaat ederek ömrünü değerlendirirse hayırlı olur. Başka bir hadiste ifade edildiğine göre bazı kimseler için ömrünün uzun olması şer ve sıkıntıdır. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e, "İnsanların en hayırlısı kimlerdir?" diye sorulunca; «Ameli güzel, ömrü uzun olan», "İnsanların en şerlisi kimdir?" diye sorulunca da, «Ameli kötü, ömrü uzun olandır.» diye cevap vermiştir. Ebu Davûd ve Tirmizî rivayet etmiştir. Şeyh el-Elbanî, Sahihu't-Tirmizî 5/330. Hadis No: 2330 Sahih Hadis demiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır." (Âl-i İmrân Suresi 178) Yüce Allah kafirlere mühlet verir. Yani nimet, afiyet, uzun ömür, çocuk ve eşler bahşeder. Onlar için bu nimetler hayır değil, şerdir. Yüce Allah sığınırız. Zira onların bu nimetlere karşılık günahları artacaktır. et-Tıybî -rahimehullah şöyle demiştir: "Vakit ve ömür esnafın sermayesine benzer. Kişi kendisine kazanç sağlayacak şeylerle uğraşmalıdır. Sermaye çok ise kazanç ta o kadar çok olur. Kimin güzel amelleri çok olursa kazanıp, kurtuluşa erer. Kim de sermayesini kaybederse hiç bir kazanç elde edemeyip, hüsrana uğrar."
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Saçı-başı dağınık, toz toprak içinde ve kapılardan geri çevrilen nice insan var ki, Allah adına yemin etse Allah yeminini yerine getirir.»
Müslim rivayet etmiştirNebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: İnsanlardan öyleleri vardır ki; saçları birbirine karışmış (keçeleşmiş) ve toza toprağa bulanmıştır. Saçını yağlamaz ve sık sık yıkamaz. İnsanların gözünde hiçbir değeri ve itibarı yoktur; bu yüzden onu kapılardan geri çevirirler, hor ve hakir görerek yanlarından uzaklaştırırlar. Buna rağmen, eğer o kişi bir şeyin gerçekleşmesi üzerine Allah adına yemin etse, Allah onun bu isteğini yerine getirir; duasını kabul ederek ve onu yemininde yalancı çıkarmayarak ona ikramda bulunur. Bu, onun Allah katındaki fazileti ve yüksek makamı sayesindedir.
Aişe -radıyallahu anha- anlatıyor: "Bir defasında Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- kapı önünde yüksek sesle münakaşa eden iki kişinin seslerini duydu. Münakaşa edenlerden biri diğerinden (alacağını) bağışlamasını ve ona biraz müsamaha göstermesini istiyordu. Alacaklı ise: "Vallahi bağışlamam!" diye yemin edip duruyordu. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- o ikisinin yanına giderek; «İyilik işlememek üzere Allah'a yemin eden kimdir?» diye sordu. Alacaklı: "Benim ey Allah'ın Rasûlü, borçlu nasıl arzu ederse öyle olsun." dedi.
Muttefekun AleyhHadisin Manası: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kapı önünde yüksek sesle münakaşa eden iki kişinin seslerini duyar. Bu kimselerin sesleri öyle yükselir ki Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- evinin içinden yükselen bu sesleri duyar. Bu seslere kulak verince birinin diğerinden (alacağını) bağışlamasını ve ona biraz müsamaha göstermesini istediğini işitir. Yani alacağının bir kısmından vazgeçmesini ve biraz merhametli olmasını rica etmektedir. Diğeri ise "Vallahi bağışlamam!" diye yemin edip durmaktadır. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- o ikisinin yanına giderek; «İyilik işlememek üzere Allah'a yemin eden kimdir?» diye sorar. Yani iyilik yapmamak üzere yemin eden de kim? diye sorar. Bunun üzerine alacaklı: "Benim ey Allah'ın Rasûlü, borçlu nasıl arzu ederse öyle olsun." der. Yani alacağım olan bu kişi ister borcun bir kısmını vermesin, isterse de ona müsamahalı davranayım. İmam Ahmed'in (24405) ve İmam İbn Hibban'ın (5031) rivayet ettiği hadisin metninde şu lafızlar yer almaktadır: "Dilersen onların istediği kadar indireyim ve dilersen sermayesini alayım. Onların istediği kadar indirmeyi tercih etti." Bu hadisin bu konu başlığında zikredilmesinin sebebi çok açıktır. Zira Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- anlaşmazlığa düşen iki kişinin arasını bulmuştur. İki seçenek ortaya çıkmıştır. Ya borcun bir kısmı indirilecek ya da biraz daha müsamahalı davranılacaktır. Bu hadise benzer başka bir hadis daha bulunmaktadır. Söz konusu hadisi İmam Buharî (2424) ve İmam Müslim (1558) Ka'b b. Malik -radıyallahu anh-'den rivayet etmiştir. Bu sahabenin Abdullah b. Ebi Hadrad el-Eslemî'den alacağı vardır. Ka'b b. Malik kendisine borçlu konumundaki sahabe Abdullah b. Ebi Hadrad el-Eslemî'den alacağını ister. Sesleri biraz yükselir. Yanlarından geçen Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- "Ey Ka'b!" diyerek sanki eliyle yarım işareti yapar. Bunu anlayan Ka'b alacağının yarısını alıp, diğer yarısını bağışlar." Müslüman kimse daima hayır işlemeyi düşünür. İnsanların arasını düzelterek hayırda bulunur. İki kişi yahut topluluk ya da aşiret arasında bir anlaşmazlık, kargaşa, dövüş ya da nefret yüklü duygular hakim ise hemen bu sıkıntılı durumu ıslah etmek için gayret eder. Ayrılık ve nefret etmeye sebebiyet verecek her türlü durumu ortadan kaldırmak için çalışarak, kardeşlik ve sevgi atmosferi oluşturur. Geçekten bir kimsenin bu şekilde davranması çok büyük bir hayır ve sevaptır. Böyle davranan kimsenin durumu oruç tutan, gece namaz kılan ve sadaka veren kimsenin durumundan daha hayırlıdır. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmaktadır: «(Nafile) oruç tutmaktan ve sadaka vermekten ve namaz kılmaktan daha faziletli bir ameli size söyleyeyim mi?» Ashap: - "Evet ey Allah'ın Rasûlü" dediler. Bunun üzerine: «Aralarında (düşmanlık olan) iki müminin arasını bulmaktır." Ebu Davûd, (4919) rivayet etmiştir. Şeyh el-Elbanî Sahihu Ebî Davud adlı eserinde bu hadisle ilgili olarak 'Sahih Hadis' demiştir. Hadis No: 4919.
Usame -radıyallahu anhu- anlatıyor: Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Cennetin kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, içeri girenlerin çoğu yoksullardı. Zenginler ise hesap görmek için alıkonulmuştu. Cehennemlik olduğu kesinleşenlerin de ateşe girmesi emrolunmuştu. Cehennemin de kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, cehenneme girenlerin çoğu kadınlardı."
Muttefekun AleyhCennete girecek olanların çoğunluğu fakirler ve miskinlerdir: Çünkü onlar fakirlerdir, malları yoktur bundan dolayı hesaba çekilmezler. Bu Allah Teâlâ'nın onlara vermiş olduğu bir ikramı, dünya nimetlerinden ve süslerinden kaçırmış olduklarının telafisidir. Ama fani mala sahip olan zenginler ve makam mevki sahipleri mal ve mülklerinin çokluğu, makamlarının genişliği, dünyada bu ikisinden duymuş oldukları lezzetler, hevaları ve nefsi arzularını tatmin etmelerinden dolayı mahşer meydanında uzunca hesaba çekilerek alı konulacaklardır. Şüphesiz ki dünyadaki helal olan şeyler için hesap, haram olan şeyler için ise ceza vardır. Fakirler bunlardan beridir. Cehenneme de girecek olanların çoğunluğu kadınlar olacaktır. Çünkü onlar şikayeti çokça yapar ve kocalarının güzelliklerine (iyiliklerine) nankörlük ederler.