





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Suheyb -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Sizden önceki ümmetler arasında bir hükümdar vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca hükümdara: "Ben artık yaşlandım, bana bir genç gönder de ona sihir öğreteyim" dedi. Hükümdar da ona eğitim alması için bir delikanlı gönderdi. Delikanlı sihirbazın yanına gidip gelirken yol üzerinde yaşayan bir rahibe rastladı. Onun yanına oturup konuşmalarını dinledi ve söylediklerini çok beğendi. Bundan sonra sihirbazın yanına giderken rahibe uğrayıp onunla oturuyor, sonra sihirbazın yanına gidiyordu. Ancak bu yüzden gecikince sihirbaz onu dövüyordu. Delikanlı durumu rahibe anlattı. Rahip ona şöyle dedi: 'Sihirbazdan korktuğunda: «Beni ailem alıkoydu» de. Ailenden korktuğunda ise: «Beni sihirbaz alıkoydu» de.' Delikanlı bu şekilde gidip gelirken, bir gün insanların yolunu kapatan çok büyük bir hayvanla karşılaştı. 'Sihirbazın mı yoksa rahibin mi yaptığı işin daha üstün olduğunu bugün anlayacağım' dedi. Eline bir taş alarak şöyle dua etti: "Allah'ım! Eğer rahibin yolu senin katında sihirbazın yolundan daha sevgili ise, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam edebilsin." Taşı hayvana attı ve hayvan öldü. Böylece insanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı rahibin yanına gelip olanları anlattı. Rahip ona şöyle dedi: "Ey oğlum! Bugün sen benden daha üstün bir mertebeye ulaştın. Ben sende büyük bir hayır görüyorum. Yakında imtihan edileceksin. İmtihan edildiğinde sakın benim yerimi söyleme." Bundan sonra Allah'ın izniyle delikanlı doğuştan körleri ve alaca hastalığı olanları iyileştiriyor, insanların çeşitli hastalıklarına şifa vesile oluyordu. Hükümdarın kör olmuş yakın bir adamı bunu duydu. Pek çok hediye alıp delikanlının yanına geldi ve: "Eğer beni iyileştirirsen bunların hepsi senindir." dedi. Delikanlı ise şöyle cevap verdi: "Ben kimseyi iyileştiremem. Şifa veren ancak Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen O'na dua ederim; Allah da sana şifa verir." Adam Allah'a iman etti. Delikanlı dua etti ve Allah ona şifa verdi. Adam daha sonra eskisi gibi hükümdarın yanına oturdu. Hükümdar ona: "Gözlerini sana kim geri verdi?" diye sordu. Adam: "Rabbim." dedi. Hükümdar: "Benim dışımda senin bir rabbin mi var?" dedi. Adam: "Benim de senin de Rabbin Allah'tır." cevabını verdi. Bunun üzerine hükümdar ona işkence etti. Sonunda adam delikanlının yerini söylemek zorunda kaldı. Delikanlı getirildi. Hükümdar ona: "Ey oğlum! Sihirde öyle ilerlemişsin ki doğuştan körleri ve alaca hastalarını iyileştiriyor, daha nice işler yapıyormuşsun." dedi. Delikanlı: "Ben kimseyi iyileştirmiyorum. Şifa veren ancak Allah'tır." dedi. Hükümdar ona da işkence etti. Sonunda delikanlı rahibin yerini söyledi. Rahip getirildi ve ona: "Dininden dön!" denildi. Rahip bunu reddetti. Bunun üzerine testere getirildi, başının ortasına konuldu ve başı ikiye ayrılıncaya kadar kesildi. Ardından hükümdarın o yakını getirildi. Ona da: "Dininden dön!" denildi. O da reddetti. Başının ortasına testere konuldu ve ikiye ayrılıncaya kadar kesildi. Sonra delikanlı getirildi. Ona da: "Dininden dön!" denildi. O bunu kabul etmeyince hükümdar onu askerkerinden bir gruba teslim ederek: "Bunu falanca dağa götürün. Dağın zirvesine çıkarın. Eğer dininden dönerse bırakın, dönmezse aşağı atın." dedi. Onlar delikanlıyı dağa çıkardılar. Delikanlı şöyle dua etti: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." Bunun üzerine dağ sarsıldı; askerker aşağı yuvarlanıp öldüler. Delikanlı ise yürüyerek hükümdarın yanına döndü. Hükümdar: "Askerlerime ne oldu?" diye sordu. Delikanlı: "Allah beni onlardan kurtardı." dedi. Hükümdar bu defa onu başka bir gruba teslim ederek: "Bunu bir gemiye bindirin. Denizin ortasına götürün. Eğer dininden dönerse bırakın, dönmezse denize atın." dedi. Onlar denize açıldılar. Delikanlı yine: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." diye dua etti. Bunun üzerine gemi alabora oldu ve hepsi boğuldu. Delikanlı yine yürüyerek hükümdarın yanına geldi. Hükümdar: "Askerlerime ne oldu?" diye sordu. Delikanlı: "Allah beni onlardan kurtardı." dedi. Sonra hükümdara şöyle dedi: "Sana söyleyeceğim şeyi yapmadıkça beni öldüremezsin." Hükümdar: "Nedir o?" diye sordu. Delikanlı şöyle dedi: "Bütün insanları geniş bir meydanda topla. Beni bir ağacın gövdesine as. Sonra sadağımdan bir ok al. Oku yayı tam ortasına yerleştir. Ardından: 'Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adıyla' de ve oku bana at. Bunu yaparsan beni öldürebilirsin." Hükümdar bütün insanları bir meydanda topladı. Delikanlıyı ağacın gövdesine astı. Sonra onun sadağından bir ok aldı, yaya yerleştirdi ve: "Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adıyla!" dedi. Ardından oku attı. Ok delikanlının şakağına saplandı. Delikanlı elini okun saplandığı yere koydu ve orada şehit oldu. Bunun üzerine insanlar hep bir ağızdan: "Delikanlının Rabbine iman ettik! Delikanlının Rabbine iman ettik! Delikanlının Rabbine iman ettik!" dediler. Hükümdara gelip: "Korktuğun şey başına geldi! Allah'a yemin olsun ki insanlar iman etti." denildi. Bunun üzerine hükümdar yolların girişlerine hendekler kazılmasını emretti. Hendekler kazıldı ve içleri ateşle dolduruldu. Sonra: "Kim dininden dönmezse onu ateşe atın!' (yahut 'Ateşe girmeye zorlayın' ) dedi. İnsanları ateşe atmaya başladılar. Sonunda kucağında çocuğu olan bir kadın geldi. Ateşe düşmekten çekinip tereddüt edince, kucağındaki çocuk dile gelerek: "Anneciğim! Sabret. Çünkü sen hak üzeresin." dedi.
Müslim rivayet etmiştirNebî -sallallahu aleyhi ve sellem- bizden önceki ümmetler arasında bir hükümdarın yaşadığını, onun bir sihirbazının olduğunu ve sihirbaz yaşlanınca hükümdara şöyle dediğini haber vermiştir: "Artık yaşlandım. Bana bir genç gönder de ona sihri öğreteyim." dedi. Bunun üzerine hükümdar, kendisine sihir öğretmesi için bir genç gönderdi. Genç, sihirbazın yanına gidip gelirken yol üzerinde yaşayan bir rahibe rastladı. Bir gün onun yanına oturup konuşmalarını dinledi ve söyledikleri çok hoşuna gitti. Bundan sonra sihirbazın yanına her gidişinde önce rahibe uğrayıp onunla oturuyor, ardından sihirbazın yanına gidiyordu. Ancak geciktiği için sihirbaz onu dövüyordu. Genç bu durumu rahibe şikâyet edince rahip ona şöyle dedi: "Sihirbazdan korktuğunda, 'Beni ailem alıkoydu.' de. Ailenden korktuğunda ise, 'Beni sihirbaz alıkoydu.' de." Bir gün yine bu şekilde giderken, insanların geçmesini engelleyen çok büyük bir hayvanla karşılaştı. Bunun üzerine kendi kendine şöyle dedi: "Bugün anlayacağım; acaba sihirbaz mı daha üstün, yoksa rahip mi daha üstündür?" Bunun üzerine yerden bir taş aldı ve şöyle dua etti: "Allah'ım! Eğer rahibin yolu senin katında sihirbazın yolundan daha sevgili ise, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam edebilsin." Ardından taşı hayvana attı. Allah'ın izniyle hayvan öldü ve insanlar yollarına devam ettiler. Daha sonra genç, rahibin yanına giderek olanları ona anlattı. Bunun üzerine rahip ona şöyle dedi: "Ey oğlum! Bugün sen benden daha üstün bir mertebeye ulaştın. Sende gördüğüm hâl bunu gösteriyor. Yakında büyük bir imtihana uğrayacaksın. Eğer imtihan edilirsen, sakın benim yerimi söyleme." Bundan sonra genç, Allah'ın izniyle doğuştan kör olanları ve alaca hastalığına yakalananları iyileştiriyor, ayrıca insanların diğer çeşitli hastalıklarına da şifa vesile oluyordu. Derken, hükümdarın yakın adamlarından biri vardı; gözlerini kaybetmişti. Gencin bu hâlini duyunca, pek çok hediye alarak onun yanına geldi ve şöyle dedi: Beni iyileştirirsen, burada ne varsa hepsi senindir (sana hediyemdir). Delikanlı şöyle dedi: "Ben kimseyi iyileştirmiyorum. Şifa veren yalnızca Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen, ben de Allah'a dua ederim; O da sana şifa verir." Bunun üzerine adam Allah'a iman etti. Delikanlı Allah'a dua etti ve Allah ona şifa verdi. Daha sonra adam, eskiden olduğu gibi hükümdarın meclisine gidip onun yanına oturdu. Hükümdar ona: "Gözlerini sana kim geri verdi?" diye sordu. Adam şöyle cevap verdi: "Rabbim." Hükümdar: "Benim dışımda senin başka bir rabbin mi var?" dedi. Adam ise: "Benim de senin de Rabbin Allah'tır." diye karşılık verdi. Bunun üzerine hükümdar onu yakalatıp ağır işkencelere maruz bıraktı. Sonunda adam, işkenceye dayanamayarak delikanlının yerini söyledi. Delikanlı getirildi. Hükümdar ona şöyle dedi: "Ey oğlum! Sihirde öyle bir seviyeye ulaşmışsın ki, doğuştan körleri ve alacalıları iyileştiriyor, bunun dışında da nice işler yapıyormuşsun." Delikanlı şöyle dedi: "Ben kimseyi iyileştirmiyorum. Şifa veren yalnızca Allah'tır." Bunun üzerine hükümdar onu yakalattı ve rahibin yerini söyleyinceye kadar kendisine sürekli işkence etti. Sonunda delikanlı, işkenceye dayanamayarak rahibin bulunduğu yeri gösterdi. Bunun üzerine rahip getirildi ve kendisine: "Dininden dön!" denildi. Fakat rahip bunu kabul etmedi. Bunun üzerine hükümdar bir testere getirilmesini emretti. Testere başının tam ortasına yerleştirildi ve başı iki parçaya ayrılıncaya kadar testereyle kesildi. Ardından hükümdarın o yakını (sohbet arkadaşı) getirildi ve kendisine: "Dininden dön!" denildi. Fakat o bunu kabul etmedi. Bunun üzerine başının tam ortasına bir testere yerleştirildi ve testereyle başı ikiye ayrılıncaya kadar kesildi. Ardından delikanlı getirildi ve kendisine: "Dininden dön!" denildi. Fakat o bunu kabul etmedi. Bunun üzerine hükümdar, onu üç ila on kişi arasında değişen askerlerinden bir gruba teslim etti. Hükümdar onlara şöyle dedi: "Onu falanca dağa götürün. Dağın zirvesine çıkarın. Eğer dininden dönerse bırakın; dönmezse onu aşağı atın." Bunun üzerine adamlar delikanlıyı alıp o dağa götürdüler ve dağın zirvesine çıkardılar. Bunun üzerine delikanlı şöyle dua etti: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." Allah Teâlâ'nın izniyle dağ şiddetle sarsıldı. Askerler aşağı yuvarlanıp öldüler. Delikanlı ise yürüyerek hükümdarın yanına geri döndü. Hükümdar ona: "Yanındaki askerlere ne oldu?" diye sordu. Delikanlı şöyle cevap verdi: "Allah beni onlardan kurtardı." Bunun üzerine hükümdar, delikanlıyı askerlerinden başka bir gruba teslim etti ve onlara şöyle dedi: "Onu götürün, küçük bir gemiye bindirin ve denizin ortasına kadar açılın. Eğer dininden dönerse bırakın; dönmezse onu denize atın." Askerler delikanlıyı alıp götürdüler. Bunun üzerine delikanlı şöyle dua etti: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." Bunun üzerine gemi alabora oldu ve hepsi boğuldu. Delikanlı ise yürüyerek hükümdarın yanına geri geldi. Hükümdar ona: "Yanındaki askerlere ne oldu?" diye sordu. Delikanlı şöyle cevap verdi: "Allah beni onlardan kurtardı." Ardından hükümdara şöyle dedi: "Sen, sana emredeceğim şeyi yapmadıkça beni öldüremezsin." Hükümdar: "Nedir o?" diye sordu. Bunun üzerine genç dedi ki: “İnsanları geniş ve açık bir alanda topla. Sonra beni bir ağacın gövdesine bağlayıp as. Ardından sadağımdan bir ok al, oku yayın ortasına yerleştir ve: ‘Gencin Rabbi olan Allah’ın adıyla’ de. Sonra oku bana at. Bunu yaptığın takdirde beni öldürebilirsin.” Hükümdar da insanları bir araya topladı. Genci bir ağacın gövdesine bağladı. Sonra onun sadağından bir ok aldı, oku yayın ortasına yerleştirdi ve: “Gencin Rabbi olan Allah’ın adıyla.” dedi. Ardından oku attı. Ok, gencin iki gözü ile kulağı arasındaki şakak kısmına isabet etti. Genç, okun saplandığı yere elini koydu ve oracıkta vefat etti. İnsanlar şöyle dedi: "Gencin Rabbine iman ettik, gencin Rabbine iman ettik, gencin Rabbine iman ettik. " Hükümdar yanına gelip: “Gördün mü, korktuğun şey sonunda başına geldi!” denildi. “Allah'a yemin olsun ki, korktuğun şey gerçekten başına geldi. Çünkü artık bütün insanlar gence uydular ve onun Rabbine iman ettiler.” Bunun üzerine hükümdar, yolların girişlerine uzun ve büyük hendekler kazılmasını emretti. Sonra bu hendeklerde büyük ateşler yaktırdı ve: “Kim dininden dönmezse onu bu ateşlere atın!” dedi. Onlar da hükümdarın emrini yerine getirdiler. Nihayet kucağında küçük çocuğu bulunan bir kadın geldi. Ateşe girmekten çekindi, olduğu yerde durakladı ve ateşe atılmaya gönlü razı olmadı. Bunun üzerine küçük bebeği ona şöyle dedi: Ey anne! Sabırlı ol; çünkü sen doğru yoldasın.
Ebû Zer -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bana şöyle dedi: «Ey Ebû Zer, ben seni zayıf görüyorum. Ben kendim için istediğimi senin için de isterim. Sakın iki kişi üzerine âmir olma ve yetim malına da velilik yapma!»
Müslim rivayet etmiştirEbû Zer -radıyallahu anh- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in kendisine; «Ben seni zayıf görüyorum. Ben kendim için istediğimi senin için de isterim. Sakın iki kişi üzerine amir olma, yetim malına da velilik yapma!» dediğini haber vermiştir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu dört cümleyi Ebû Zer'e açıklamıştır. Birincisi: Ona şöyle demiştir: «Ben seni zayıf görüyorum» Bu vasıf gerçeğe mutabık olup nasihatı gerektirecek bir durumdur. Mesela bir kimse başka bir kimseye: Sövme ve kırmak için değil de nasihat babından sende şunlar şunlar var dese bunda bir sıkıntı yoktur. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Ben seni zayıf görüyorum» demiştir. İkincisi: «Ben kendim için istediğimi senin için de isterim.» Bu Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in güzel ahlâkının bir örneğidir. İlk cümlede kırıcı bir şey vardır. «Ben kendim için istediğimi senin için de isterim.» dediğinde kendim için istediğimi senin için de istediğim için böyle söyledim demektir. Üçüncüsü: «Sakın iki kişi üzerine âmir olma!» İki kişi üzerine yönetici olma demektir. Bunun anlamı; sayı artarsa onlara da yönetici olma demektir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in onu yönetici olmaktan men etmesinin sebebi onun zayıf olması sebebiyledir. Yöneticilikte ise güvenilir ve güçlü insana ihtiyaç duyulur. Güçlü olan idare etmeyi , keskin konuşmasını bilir. Bir şey dediğinde yapılır. İnsanlar önünde zayıf olmaz. Eğer insanlar kişiyi zayıf kabul ederlerse onların nazarında bir hürmeti kalmaz. Ahmaklar ona baş kaldırır. Ancak güçlü olursa Allah'ın hudutları aşılamaz. Allah'ın kendisine bahşetmiş olduğu yönetimde kusuru olmaz. İşte gerçek yönetici budur. Dördüncüsü: «Yetim malına da velilik yapma!» Yetim, büluğ çağına ermeden babası ölen kimsedir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ona, yetimin malı üzerine veli olmasını yasaklamıştır. Çünkü yetimin malı, özen ve himaye etmeye ihtiyaç duyar. Ebû Zer zayıf olduğu için hakkıyla bu mala özen gösteremez diye ona; «Yetim malına da velilik yapma!» demiştir. Yani yetime veli olma, bu görevi başkasına bırak demektir. Burada Ezû Zer -radıyallahu anh-'ı eksik görmek yoktur. İyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan birisidir. Buna ziyade olarak da züht hayatı yaşayan birisiydi. Ancak yönetim ve velilik gibi belirli bazı hususlarda zayıf bir kimse idi.
Ebû Zer -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: “Ey Allah'ın Rasûlü! Beni memur tayin etmez misin?" dedim. Bu sözüm üzerine, elini omzuma vurdu ve sonra da: «Ey Ebu Zer, görüyorum ki sen zayıfsın. O (yönetim sorumluluğu) ise, bir emanettir. O, onu (yönetimi) hakkıyla alan ve o hususta üzerinde olanı yerine getiren kimse dışında, kıyamet günü utanç ve pişmanlıktır.»
Müslim rivayet etmiştirEbû Zer -radıyallahu anh- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yöneticilik ve yönetici olarak görevlendirilmesi hususunda kendisine özel nasihat ettiğini haber vermiştir. Bunun sebebi Ebû Zer -radıyallahu anh-'ın kendisini memur tayin etmesini istemesidir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ona, «Görüyorum ki sen zayıfsın.» Bu söz ağır bir sözdür. Ancak emanet, insanın üzerinde olduğu vasfı açıkça söylemeyi gerektirir. Şayet güçlü ise güçlüdür. Zayıf ise zayıftır. Bu da yöneticilikte kişinin güçlü ve güvenilir olmasının gerekliliğinin şart olduğunun delilidir. Çünkü Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-; «O (yani yönetim sorumluluğu) ise, bir emanettir» demiştir. Bir kimse güçlü ve emin ise bu sıfatlarla emir ya da vali olmayı hak eder. Eğer güçlü ama güvenilir değilse veya güvenilir ama güçlü değilse veyahut da zayıf ve güvenilir değilse, bu üç kısım sahiplerinin emir olması doğru değildir. Bizler güçlü olanı emir tayin ederiz. Çünkü bu insanlar için daha hayırlıdır. İnsanlar idareye ve güce ihtiyaç duyarlar. Şayet güç olmaz özellikle de dindarlık zayıf olursa işler zayi olur. O yüzden bu hadis yöneticilikten kaçınılmasını gerekli kılan büyük bir aslı içerir. Özellikle yöneticiliğin getirdiği vazifeleri yapmaya güç yetiremeyecek zayıflıkta olan kimse için. Hadiste geçen utanç ve pişmanlık kısmına gelince «Kıyamet günü utanç ve pişmanlıktır.» sözü ile zikredilmiştir. Bu durum yöneticiliğe ehil olmayan kimsenin ya da ehli olup adaletli bir şekilde hükmetmeyen kimse hakkında söylenmiştir. Allah Teâlâ, o kimseyi kıyamet gününde rüsva eder, ayıbını ortaya çıkarır ve o kimse ihmal ettiklerinden dolayı pişman olur. Ancak kim yöneticiliğe hak sahibi ve adaletle hükmeden kimse ise bu tehdit onu içermez. Bundan dolayı Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu istisna edip şöyle buyurmuştur: «Ancak kim hakkı ile yöneticiliği alırsa ve görevini en iyi şekilde eda ederse bu müstesnadır.» Kim hak ettiği için bu görevi alırsa sahih hadislerde bunun faziletinin büyüklüğü açıklanmıştır. Bir hadiste: «Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır. Adil devlet başkanı...» ve başka bir hadiste: «Şüphesiz ki adaletli olanlar, Allah Teâlâ nezdinde nurdan minberler üzerinde olacaklardır.» diye buyrulmuştur. Konuyla alakalı başka hadislerde bulunmaktadır.
Ukbe b. Hâris -radıyallahu anh- şöyle dedi: Bir keresinde Medine’de Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in arkasında ikindi namazı kılmıştım. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, selâm verip namazı bitirdi ve hızlıca yerinden kalktı, safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bu telaşından endişe ettiler. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kısa sürede döndü. Kendisinin bu acele davranışından dolayı (sahabelerin) meraklanmış olduklarını gördü ve şöyle buyurdu: «Odamızda birazcık altın -veya gümüş- olduğunu hatırladım da beni hayırda acele etmekten alıkoymasını istemedim ve derhal dağıtılmasını emrettim.» Bir başka rivayette şu şekildedir: «Odada, sadaka (olarak dağıtılacak) bir miktar altın -veya gümüş- bırakmıştım. Onun gece evde kalmasını uygun görmedim.»
Buhârî rivayet etmiştirUkbe b. Hâris -radıyallahu anh- bir gün Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte ikindi namazını kılmıştır. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- selam verip namazı bitirdikten sonra hızlıca yerinden kalkıp, safları yararak hanımlarından birinin odasına gitmiştir. Cemaat, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bu telaşından endişe etmişlerdir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kısa sürede döndükten sonra, sahabelerin, kendisinin bu acele davranışından dolayı meraklanmış olduklarını gördüğünde, bunun sebebini insanlara açıklamıştır. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, dağıtılması gereken biraz altın olduğunu hatırlamış, bu düşünce Allah'a yönelmede O'nu meşgul ettiği için böyle yaptığını haber vermiştir.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî -radıyallahu anh- şöyle dedi: Amcamın oğullarından ikisiyle Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in huzuruna girmiştim. Onlardan biri: Yâ Rasulallah! İdaresini Allah -Azze ve Celle-'nin sana verdiği görevlerden birine bizi yönetici tayin et, dedi. Öteki amcaoğlu da bunun benzeri bir şey söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Vallahi biz isteyeni veya görev almada gözü olanı yönetici yapmıyoruz.»
Muttefekun AleyhBu hadis; idareciliği isteyen ve kendisinde görev hırsı olan kimsenin idareci yapılmasının yasaklanması hakkındadır. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, iki adam Allah'ın idaresini ona verdiği işte kendilerini yönetici yapmasını istedikleri zaman şöyle buyurdu: «Vallahi biz isteyeni veya görev almada gözü olanı yönetici yapmıyoruz.» Yani, yönetici olmayı isteyen ve bunda hırslı olanı idareci yapmayız, demektir. Onun bu konudaki hırsının sebebi kendi nefsi için bir liderlik elde etmek olup, halkı ıslah etmek olmayabilir. Bu töhmetle suçlanma ihtimali varken Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- yöneticiliği isteyeni bundan menetmiş ve şöyle buyurmuştur: «Vallahi biz isteyeni veya görev almada gözü olanı yönetici yapmıyoruz.» Bu hadisin konusunu Abdurrahman b. Semura -radıyallahu anh-'ın Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in; «İdareciliği isteme! Eğer sana istemeden verilirse sana yardımcı olunur. Ama sen istediğinde sana verilirse üzerine sorumluluk biner.» Hadisi pekiştirmiştir. Eğer biri devlet başkanından kendisini bir beldeye, içinde geniş düz arazilerin bulunduğu bir bölgeye ya da benzeri yerlere bunun için ehil olsa dahi yönetici tayin etmesini isterse, onu yönetici tayin etmemesi gerekir. Aynı şekilde yine birisi kadı olmayı isteyerek hüküm konusunda yetkili olan adalet bakanı gibi birine beni filanca bölgeye kadı tayin et derse, o kimse görevlendirilmez. Ancak bir bölgeden başka bir bölgeye naklini isterse bu hadisin konusuna dahil değildir. Çünkü o daha önce görevi üstlenmiş fakat başka bir yerde olmayı istemiştir. Ancak niyetinin ve kastının bu (istediği) bölge ehli üzerine liderlik ve otorite sağlamak ise biz de onu engelleriz. Çünkü ameller niyetlere göredir. Eğer bir kişi şöyle derse Yûsuf -aleyhisselam-'ın azize söylediği şu sözü karşısında nasıl cevap vereceksiniz: (Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim).(Yûsuf Suresi: 55) Biz şu iki cevaptan birini veririz. Birincisi: Usulcülerin şu kuralı gereği; ''Bizden öncekilerin kuralları eğer bizim şeriatimizde tersine bir hüküm yok ise bizimde kuralımızdır'' bizden önceki şeriatin bir hükmü bizim şeriatımıza ters düşerse bizim şeriatımıza itimat edilir. Bu konuda bizim şeriatimizde bunun tersine bir hüküm gelmiştir: Biz yöneticiliği isteyeni yönetici tayin etmeyiz. İkincisi: Yûsuf -aleyhisselam- malın zayi olduğunu, ihmal ve oyun oynandığını gördü ve ülkeyi bu usulsüzlükten kurtarmak istedi. Bunun gibi durumlarda hedef kötü idarenin ve işlerin ortadan kaldırılmasıdır. Bunda bir sakınca yoktur. Örnek olarak bir bölgede idareci idareyi zayi etmiş ve halkı da ifsat etmiş ise bu iş için yöneticiliği isteyen kimseden başkası bulunmazsa, devlet başkanından kendisini o bölgeye yönetici tayin etmesini isteyebilir ve ona der ki; o beldedeki şerri uzaklaştırmak için beni bu beldeye idareci yap! Bunda kurallara uyma bakımından bir beis yoktur. Osman b. Eb'il-Âs hadisi: O Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e dedi ki: Beni kavmime namaz kıldırmak için imam yap! Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- dedi ki: «Sen imamlarısın.» Bazı alimler dediler ki, hadis hayırda imamlık talep etmenin caiz olduğuna delalet ediyor. Allah'ın vasfettiği Rahman'ın kullarının duasında onların şöyle dediği varid oluyor:(Beni müttakilere imam/önder kıl) (Furkan Sûresi:74) Bu, hoş görülmeyen önderlikten değildir. Bu yasak; kendisine yardım edilmeyeceği ve verilmeyi hak etmediği durumda olup dünya liderliğini istemek hususundadır.
Âiz b. Amr -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre, kendisi Ubeydullah b. Ziyâd’ın yanına girmiş ve ona şunları söylemiştir: Oğlum! Ben Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’i; «Yöneticilerin en kötüsü insafsız ve katı kalpli olanlardır.» diye buyururken dinledim. Sakın sen o yöneticilerden olma! Ona dedi ki sen Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in ashabının değersiz/düşük seviyede olanlarındansın. (Bunun üzerine Âiz -radıyallahu anh- ona şu cevabı verdi:) Onların içinde değersiz kimseler yoktu. Ancak değersiz olanlar, onlardan (yani sahabelerden) sonra gelenler ve diğerleridir.
Müslim rivayet etmiştirUbeydullah b. Ziyâd, babasından sonra Iraklılar'ın yöneticisi olduğu zaman Âiz b. Amr -radıyallahu anh-, Ubeydullah b. Ziyâd’ın yanına girmiş ve ona şunları söylemiştir: Ben Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’i; «Yöneticilerin en kötüsü insafsız ve katı kalpli olanlardır» buyururken dinledim. "Hutame", deve çobanlığı yaparken, develeri güderken, suya götürürken ve sudan getirirken onlara çok şiddetli davranan kimsedir. Develeri birbirinin üzerine atarak onlara kötü davranandır. Burada develere kötü davranan kimsenin örnek olarak verilmesi, insanlara zulmeden, onlara yumuşak davranmayan ve rahmet etmeyen valinin kötülüğünü anlatmak içindir. (Sakın sen o yöneticilerden olma!) sözü Âiz -radıyallahu anh-'ın sözüdür. O, bunu, İbn Ziyâd'a nasihat etmek için söylemiştir. İbn Ziyâd'ın ona cevabı şöyle oldu: Sen, Muhamed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in ashabının değersiz/düşük seviyede olanlarındansın.Yani onların faziletlilerinden, âlimlerinden ve makam ehli olanlarından değilsin. Bilakis onların düşük seviyede olanlarındansın. Burada nehâle, unun kepeği manasına olup, o da kabuklarıdır.Hakâle ve hasâle de aynı manadadır. Değerli sahabe ona şu sözüyle karşılık verdi. (Onların içinde değersiz kimseler yoktu. Ancak değersiz olanlar onlardan sonra gelenler ve diğerleridir). Bu söz, doğruluğu açık, dosdoğru her müslümanın boyun eğeceği sözlerdendir. Muhakkak ki sahabe -radıyallahu anhum- hepsi insanların seçkinleri ve ümmetin efendileridirler. Kendilerinden sonra gelenlerin en faziletlileri sahabelerdir. Hepsi adaletli ve önder kişilerdir ve içlerinde değersiz ve düşük seviyede olan bir kimse de yoktur. Ancak karışıklık onlardan sonra ve onlardan sonra gelenlerin içinden olmuştur.
Ubey b. Ka'b -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ensar'dan bir adam vardı. Evi mescide ondan daha uzak olan bir kimse bilmiyorum. Buna rağmen hiçbir namazı kaçırmıyordu. Dedi ki: Kendisine: "Keşke bir merkep satın alsan! Karanlık ve sıcak günlerde ona binerdin." denildi. Adam: "Evimin mescide yakın olması beni sevindirmez. Ben mescide her gidişimde ve ailemin yanına döndüğüm her dönüşümde attığım her adıma sevap yazılmasını istiyorum." dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Allah Teâlâ bunların hepsinin sevabını senin için bir araya topladı.» buyurdu.
Müslim rivayet etmiştirUbey b. Ka'b -radıyallahu anh-: Ensar'dan bir adamın Mescid-i Nebevî'den en uzak yerde oturduğunu, fakat hiçbir namazı kaçırmadığını; aksine, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte her namaza katıldığını bildirmiştir. Bunun üzerine o adama şöyle denildi: Gece karanlığında ve gündüz sıcağında binmek için bir eşek satın alsaydın. Adam da şöyle cevap verdi: Beni memnun eden şey, evimin caminin yanında olmasıdır. Allah'tan, namaz kılmak için camiye gidişimi ve ailemin yanına dönüşümü ecir olarak yazmasını istiyorum. Bu sözler Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'e ulaştı ve şöyle buyurdu: «Allah bunların hepsini senin için topladı.»
Câbir -radıyallahu anh-’dan rivayet olunduğuna göre Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Bir müslüman, bir ağaç dikerse, o ağaçtan yenilen (ürün), onun için bir sadaka olur. O ağaçtan çalınan meyve onun için bir sadaka olur. Kim ondan yiyip eksiltirse, onun için bir sadaka olur.» Diğer bir rivayette şöyle buyurmuştur: «Bir müslüman, bir ağaç dikerse, o ağaçtan bir insan, vahşi hayvan ve kuş ondan yerse bu, onun için kıyamete kadar bir sadaka olur.» Bir rivayette ise şöyle buyurmuştur: «Bir müslüman, bir ağaç diker yahut bir şey ekerse ve ondan insan, hayvan ve bir şey yerse bu onun için sadaka olur.» Bu iki rivayet, Enes -radıyallahu anh-’ın rivayetindendir.
Müslim rivayet etmiştir - Muttefekun AleyhHadisin Anlamı: Müslümanlardan bir kimse, bir ağaç diker yahut bir şey eker de bundan bir canlı yerse, o kimseye bu amelinden dolayı sevap yazılır. Hatta diktiği yahut ektiği o şey baki kaldığı sürece bu sevap yazılma işi de devam eder. Bu hadiste, bir şey ekmeye ve dikmeye teşvik vardır. Bir şey ekmede ve dikmede dünya ve ahirete dönük olarak pek çok hayırlar vardır. Bu şeylerden yenildiği zaman bu sadaka olur. Bundan daha şaşırtıcı olanı ise bu şeylerden hırsız bir kimse çaldığında da bunun sadaka olmasıdır. Örnek olarak bir hırsız gelse ve hurmalardan çalsa, bu o hurmanın sahibi için ecir olur. Şayet mal sahibi kimse malı çalan kimseyi bilmiş olsaydı onu mahkemeye verirdi. Fakat Allah, o kimse için çalınan malını kıyamete kadar sadaka olarak yazmıştır. Aynı şekilde hayvanların yemesinde de o kimse için sadaka vardır. Hadiste geçen sevap ve sadaka yazılma işi sadece Müslüman için özel kılmıştır. Zira dünya ve ahirette bu sadakanın sevabından istifade edecek olan kişi yalnızca Müslüman kimsedir.
Ebu Şüreyh- Huveylid İbn Amr el Huzai el-Adevî -radıyallahu anh- anlatıyor: Mekke'ye asker sevk eden Amr b. Sa'id İbn el-As’a dedim ki, "Ey emir! Bana müsaade et. Fethin ertesi gününde Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’in söylemiş bulunduğu bir hadisini hatırlatayım: Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle buyurmuştu: "Mekke'yi insanlar değil, Allah haram kılmıştır. Allah'a ve ahirete inanan hiçbir mü'mine orada kan dökmek helal olmaz. Ağaç sökmek de helal olmaz. Eğer biri çıkıp da Rasûlullah -aleyhi's-salâtu ve's-selâm-'ın oradaki savaşını göstererek kan dökmeye ruhsat vermeye kalkarsa kendisine şunu söyleyin: "Allah, Rasûlüne izin vermişti, ama size izin vermiyor!" Mekke'de bana bir gündüzün bir müddetinde (gün doğumundan ikindiye kadar) izin verildi. Sonra bugün tekrar eski hürmeti (haramlığı) ona geri döndü. Bu hususu, sizden burada hazır olanlar, hazır olmayanlara ulaştırsın." Ebu Şüreyh'e: "Amr sana ne dedi?" diye soruldu. "Ey Ebu Şureyh bunu ben, senden daha iyi biliyorum. Harem, âsi olana, kan döküp kaçana, cinayet işleyip kaçana sığınma tanımaz! diye cevap verdi." dedi.
Muttefekun AleyhAmr İbn Said b. el-As -güzel konuşması ile bilinirdi- Abdullah İbn Zübeyr’le –radıyallahu anhuma- savaşmak için Mekke-i Mukerreme’ye asker sevk etmek istediğinde -ki o zaman– Yezid b. Muaviye’nin Medineyi Münevvere'deki emiriydi. Ebu Şureyh Huveylid b. Amr el-Huzai ona nasihat etmek için geldiğinde, Nasihat edilen kimsenin konum bakımından büyük olmasından dolayı, Ebu Şureyh hikmet ve olgunluk göstererek, akibetin selâmeti ve nasihatın kabul edilebilir olması için konuşmasında ona karşı son derece nezaket göstermiştir. Göndermek istediği askerler hususunda ona nasihat etmek için izin istemiştir. Doğruluğunun göstergesi olarak Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-‘i konuştuğunda gözleriyle gördüğünü, kulaklarıyla onu duyduğunu, kalbiyle onu anladığını, ona aktaracağı hadisin sıhhatinden emin olduğunu haber vermiştir. Amr b. Saîd ona konuşması için izin verdi. Ebu Şureyh: Şüphesiz ki Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- Mekke’nin Fethinin sabahında Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle buyurmuştu: Allah -Azze ve Celle- Gökleri ve yeri yarattığı zaman Mekke’yi haram kılmış –Mekke takdis ve tazim edilen saygın bir yerdir- belirli bir vakitte ateşli hastalıktan, otlak olmasından ve sulak olmasından dolayı insanlar haram kılmamıştır. Muhakkak ki daha yüce ve kâmil olması için haramlığını Allah Teâlâ üstlenmiştir. Haramlığı -Allah Azze ve Celle-’den ve eski olmasından dolayı Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş bir kimseye -şayet imanını muhafaza ediyorsa- orada kan dökmesi, ağaç sökmesi helal olmaz. Eğer biri çıkıp da benim oradaki savaşımı göstererek kan dökmeye ruhsat vermeye kalkarsa kendisine şunu söyleyin: "Allah, Rasûlüne izin vermişti, ama size izin vermiyor! Orada (Mekke) sürekli olarak savaş helal kılınmamış, sadece ihtiyaç için gündüzün bir vaktinde helal kılınmıştır. Sonra bugün tekrar eski hürmeti (haramlığı) ona geri dönmüştür. Bu hususu, sizden burada hazır olanlar, hazır olmayanlara ulaştırsın. Bundan dolayı; "Ey Emir! Fethin sabahında bu söze şahit olmamdan dolayı sana bunu ulaştırdım. Sen buna şahit olmadın." İnsanlar Ebu Şüreyh'e: "Amr sana ne dedi?" diye sorduğunda: "Ey Ebu Şureyh bunu ben, senden daha iyi biliyorum. Harem, âsi olana, kan döküp kaçana, cinayet işleyip kaçana sığınma tanımaz!" diye cevap verdi. dedi." Kendi görüşüyle hadise muhalefet etti ve Abdullah İbn Zübeyr’le savaşmak için asker göndermekten imtina etmedi. Bilakis buna devam etti. Teysiru'l-Allam (Sayfa:381), Tenbihu'l-Efham (3/509, 510), Te’sisu'l-Ahkam (3/346)